Son Siyaseten yayınında dedim ki “hırsız başkasından olduğunda ona ‘Allah belanı versin’ der geçerim. Ama hırsız bizden olduğunda onu parçalasam içim soğumaz.”
Bu cümlelerimi epeyce gündem eden olmuş. Ben de derdimi anlatmak için bir fırsat bildim bu durumu.
Önce hatırlayalım. Mekke’nin fethi esnasında Mahzumoğulları kabilesinden asil bir kadın olan Fatıma binti Esved’in hırsızlık yaptığı sabit olmuştu. Had cezası gerekmişti. Fakat Fatıma binti Esved asil bir kabilenin asil bir kadını olunca onun affedilmesi için insanlar Efendimiz(s.a.v)’in çok sevdiği arkadaşı Usame bin Zeyd’i araya koymak istediler. Usame, hırsız için şefaat isteyince Efendimiz(s.a.v) ona “Allah’ın verdiği bir cezanın affı için şefaat mi istiyorsun?” dedikten sonra şu sarsılmaz ölçüyü koydu: “Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etseydi onun da elini keserdim.”
Ölçü, sevgili dostlar, zamandan ve zeminden bağımsız olarak ortaya konulan bir şeydir inandığımız din olan İslam’da. Ölçü bellidir, nettir, değişmezdir. Elbette uzmanlarından dinlemek lazımdır konuyu ama değişen ölçü değil, hadlerdir, tazirlerdir, fıkhi bir takım mülahazalardır.
İster benim gibi “fact” olarak isterse bazıları gibi “şiddetli bir ceza” olarak ele alınsın sonuç değişmez. “Hırsızın elinin kesilmesi”, toplumsallığın sürdürülebilmesi için çok net bir haddir. Ve elbette pek çok şarta bağlıdır. Onu da uzmanından dinlemek gerekir. Ama şurası çok açıktır: Keyif için, daha çoğuna sahip olmak için, daha fazlasını elde etmek için hırsızlık yapanın “eli kesilir.” Eli kesilir ki toplumun nasibi kesilmesin.
Dolayısıyla bu son fon olayında belli ki dağda domuzu eksikken, üzerine “bir de şu dağda domuz çiftliğim olsa iyi olur” diyerek hunharca hırsızlık yapanların “elini kesmek” toplumsal olarak üzerimize farzdır.
Gelelim şu “başkasının” ve “bizim” dediğim yere. “Başkası” biz Müslümanlar açısından münafıklığı açık yahut kafirliği belli adama denir. “Başkası”ndan zaten arsızlık, zulüm, hırsızlık, yolsuzluk bekleriz. Doğası ona müsaittir. Lakin “bizden” dediğimiz birinin yaptığı bir alçaklık, işlediği bir şenaat ölçülerimiz gereği bize “korkunç ve beklenmedik” gelir, gelmelidir.
Elbette insanın olduğu her yerde her türlü sürpriz olur, olabilir. İnsan yanılmaya meyyaldir, nefsine uymaya meyyaldir. Zaten ceza da bu sebepledir, hadd de bu sebepledir, hukuk da bu sebepledir.
Ancak… Bu ancak önemli. Hırsız, arsız, zalim bizden olduğunda sesimiz çok gür çıkmalı, tepkimiz çok net olmalıdır ki “ölçümüz”ün başına bir iş gelmesin. Toplumsallığımız zedelenmesin.
Gönül ister ki ben de meseleyi Mossad’a, dış güçlere, ekonomik darbe komplolarına bağlayıp geçeyim de başım ağrımasın. Ancak bu kertede Mossad’ın, ekonomik darbenin, dış güçlerin sürdüğü tarlada eski bakanın, BBDK üyen, merkez bankası yetkilin, vekilin, yöneticin, sana yakın işadamın falan olunca mesele “o kadar da kolay” gelmiyor bana. Başımı ağrıtma pahasına “arınma” çağrısı yapıyorum. Çünkü açıkçası bu arınma gecikirse “bizim büyük hikayemizin” başına bir iş geleceğinden endişe duyuyorum. O yüzden de bu hırsızların, bu arsızların, bu zalimlerin bir an önce parçalanmasını talep ediyorum. Onları ellerinde kelepçeyle hukuk önünde hesap verirken görmek istiyorum.
Rabbimiz, Bakara Suresi’nin 168’inci ayetinde bize böyle buyuruyor: “Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve temiz nimetlerden yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”

