Âlimin mesuliyeti
04:00, 20/09/2026, Pazar
Yeni Şafak

Arşiv.
Dr. Muhammed Toprak/Araştırmacı, Eski Türk Edebiyatı
İnsan, dünya denilen âleme düştüğü ilk andan itibaren bilme ve anlama temayülünü özünde taşır. Esasen Arapça dunyā kelimesi “aşağıda” demektir. Yerinden yurdundan kopan, aşağı düşen insan için bu âlem bir bilme âlemidir; neden burada, özü nedir, varacağı istikamet neresidir… İşaretlerle, remizlerle, arazlarla dolu bu alâmetler âlemi hangi süslerle bezenirse bezensin, hangi bahane örtüsüyle gizlenirse gizlensin, nihayetinde bir anlam yolculuğudur.
VAZİFELENDİRİLMİŞ HAKİKAT ELÇİSİ
Öyleyse ilim, âlemin bilgisidir. Âlim ise bu âlemin bilgisine mazhar olan kişi. Âlimin alâmeti farikası ona malum olan ilimdir. İlmin malum olması meselesi ise nasiple ilgilidir. İlimdar kişi ilim tahsil edebilir, lakin ilim malum edemez. İlmin malum olması ilahî bir keremdir. Şairin dediği gibi, aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır. İlim nasip olmayacaksa kişi ne kadar çabalarsa çabalasın eli boş döner. Nice mânâ dalgıçları vardır ki o deryadan eli boş çıkar. Zira insan için ilim sahip olunacak bir şey değildir, onu elde etmek nâ-mümkündür. İlim iyeliği, âlemlerin rabbine mahsus bir ayrıcalıktır.
Bu veçheden bakıldığında ilme mazhar olmak kendiliğinden bir mesuliyet doğurur. Çünkü âlim kişi ilimlerin tecelli ettiği bir pâyeye ermiştir. Bir tecelli üzere âlimlik mertebesine erişen kişi şahsında izhar eden alâmetleri gizleme çabasına girdiğinde âlimlik mertebesini yitirir. Koca bir âlemin çabalayıp da ulaşamadığı mânâ incisini âlemden, âdemden sakınmak dünyaya meyletmektir.
İLAHÎ NURUN TECELLİSİNE İHANET
İlmin malum olması nasip… Bu ilmin şahsî gerekçelerle en mahfuz sandıklarda saklanması ise nasipsizlik. Öyleyse âlim olmak için ilme sahip olmak yetmiyor. Âlimin imtihanı o ilimle kurduğu ilişkiye bağlı. İlmi sakınmak ve esirgemek, ilahî nurun tecellisine ihanet etmek demek.
İlme vâkıf olmak mıdır âlimlik yoksa ilim vakfı olmak mı? Âl-i İmrân Suresi bize rehberlik edebilir: “Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” (Âl-i İmrân, 3/187). Âlim, ilmin tecellisine vâkıf olan muteber bir emanetçi olduğunu idrak etmeli ve bunu cümle âlemle paylaşma mesuliyetini üstlenmelidir.
HALKA HİZMET HAKK’A HİZMETTİR
Âlimin sırtında iki yük vardır; biri paylaşma mesuliyetinin yükü, diğeri ilminin yükü. Peki âlim, bu iki yükü nasıl hafifletir? Birincisi bir eylemden ibarettir, dünyevî düşkünlüğü olmayan âlimler paylaşmaya karar vererek kolaylıkla bu yükten kurtulabilir. İkincisi ilmin mahiyetiyle ilgilidir. Âlim, paylaşmak istediği ilmi bazen muhataplarının tavrından dolayı, bazen de ilmin derinliğinden dolayı arifane paylaşamayabilir. Arife tarif gerekmez derler, tıpkı âlime tarif gerekmeyeceği gibi. Âlim hangi oranda tecelli mertebesinde olduğunu idrak ederse ilmini hangi yöntemlerle âleme sunacağını da bilir. Halka hizmet Hakk’a hizmettir düsturu da tam olarak budur. Mademki ilim herkese nasip olmuyor, mademki hakikatin tecellisi bazı insanlar üzerinde parlıyor, öyleyse o kişi, yani âlim, vazifelendirilmiş bir hakikat elçisidir.
İlminin mesuliyetini bilmeyen kendini bilmez, kendini bilmeyen Rabb'ini bilmez.