Deniz Göktaş ve oikofobinin konforu

04:00, 31/07/2026, Cuma
Yeni Şafak
Deniz Göktaş ve oikofobinin konforu
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Oikofobik sanatçı veya entelektüel, reddettiği eve bağımlıdır. Evden uzaklaşmak ister; fakat anlatacak hikâyesini o ev olmadan kuramaz. Kendi toplumuna karşı duyduğu rahatsızlık, zamanla gerilim olmaktan çıkarak sürekli tekrarlanan ve tüketilen bir şeye dönüşür.

Dr. Emre Turku/Siyaset Bilimci

Deniz Göktaş’ın yakın zamanda yayımlanan “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisi, mizahın niteliğinden Türkiye’nin siyasal atmosferine kadar uzanan geniş bir tartışma alanı oluşturdu. Gösteride siyasetçilerden toplumsal alışkanlıklara, dinden gündelik hayatın sıradan ayrıntılarına kadar hemen her şey mizahın konusu hâline getiriliyor. Mizah aslında kişinin hangi değerlerle, hangi toplumsal kesimlerle ve nasıl bir mesafe kurduğu üzerinde düşünmemiz için bize bir fırsat sunar. Çünkü mizah yalnızca güldürmez; sanatçının kendisini toplum içinde nereye yerleştirdiğini ve seyircisine nereden seslendiğini de gösterir.

“Ölü Deniz” gösterisinde dinî inançların ve kutsal değerlerin mizah konusu yapılması, meselenin yalnızca bir espriden ibaret olmadığını düşündürüyor. Bu konudan hareketle asıl üzerinde durulması gereken, kendi toplumunun değerleriyle alay etmenin bazı sanatçılar açısından neden bu kadar cazip ve işlevsel hâle geldiğidir. Üzerinde kafa yorulması gereken husus şu ki; sanatçı, içinden çıktığı topluma eleştirel bir gözle bakarken hangi noktada o toplumla arasına bir üstünlük veya bir hiyerarşi koymaya başlar? Eleştiri hangi aşamada küçümsemeye, özgürleşme arzusu ise kendi kültüründen, değerlerinden utanmaya dönüşür?

EVİN VE MİRASIN REDDİ

Bu sorular bizi Roger Scruton’ın siyasal düşünce literatürüne kazandırdığı oikofobi kavramına götürür. Yunanca ev, hane ve yurt anlamlarına gelen oikos kelimesinden türetilen oikofobi, en basit ifadeyle kişinin kendi evine, toplumuna ve kültürüne karşı geliştirdiği yabancılaşmayı ve düşmanlığı ifade eder. Kelimeye günümüzde kullanılan siyasal ve kültürel anlamını büyük ölçüde Scruton vermiştir. Scruton, kavramı özellikle Batılı entelektüellerin kendi toplumlarının tarihini, kültürünü ve kurumlarını sürekli aşağılamalarını ve küçümsemelerini açıklamak için kullanır. Ona göre burada söz konusu olan, sıradan bir toplum eleştirisinin ötesinde, kişinin kendi kültürünü doğrudan kusurlu görmesi ve onu mahkûm etmesidir.

Oikofobik tutumun belirleyici özelliği, küçümsemenin ve aşağılamanın tek taraflı olmasıdır. Kendi toplumuna ait bir değer söz konusu olduğunda hemen baskı, gericilik, cehalet ve tahakküm kavramlarını kullanan kişi, başka toplumların benzer değerleri karşısında kültürel çeşitlilikten ve saygıdan söz etmektedir. Kendi toplumunun geleneklerini aşılması gereken ilkellikler olarak değerlendirirken başka toplumların geleneklerini korunması gereken özgünlükler şeklinde görerek hayranlıklarını gizleyemezler. Dolayısıyla oikofobi, kendi olanla arasına mümkün olduğunca belirgin bir mesafe koyma ihtiyacından doğar. Scruton’ın asıl itirazı da insanın başka kültürlere ilgi duymasına değil, kendisini değerli hissedebilmek için kendi kültürünü, mirasını değersizleştirmesine ve aşağılamasına yöneliktir.

KÜÇÜMSEMENİN SERMAYESİ

Bu kavram Türkiye’deki sanatçı ve entelektüel tipini anlamak bakımından da açıklayıcıdır. Türkiye’de belirli çevrelere dâhil olmanın en kolay yollarından biri, toplumun çoğunluğuyla arasındaki kültürel mesafeyi göstermektir. Kişinin belirli kitapları okuması, belirli semtlerde yaşaması, belirli mekânlara gitmesi ve belirli bir dil kullanması kadar neleri küçümsediği ve nelerle alay ettiği de kültürel konumunu belirler. Dindarlık, aile ilişkileri, mahalle kültürü, geleneksel müzik, yerli eğlence biçimleri, “sıradan insanlar”ın siyasî tercihleri, gündelik alışkanlıkları, kıymet verilen kişi ve kurumlar bu küçümsemenin malzemeleri arasındadır. Böylece kişi ne olduğundan önce ne olmadığını göstererek kendisine bir kimlik oluşturur.

“Sanat dünyası” bu kimlik inşası için son derece elverişli bir alan sunar. İçinden çıktığı çevreyi eleştiren sanatçı, bu eleştirisi sayesinde yalnızca bireysel bir tavır geliştirmiş olmaz; aynı zamanda yeni bir kültürel çevreye kabul edilmek için gerekli mesajları da verir. Toplumun geniş kesimlerinin kutsal kabul ettiği bir değerle alay edebilmek, onun artık o geniş kesimlere ait olmadığını göstermenin en kolay yoludur. Çoğu zaman sanatçı, kendisini izleyen “seçkin” seyirci ile arasında sessiz bir anlaşma yapar: “Biz onlar gibi değiliz ve onların ciddiye aldığı şeyleri ciddiye almıyor, hatta onlarla alay edebiliyoruz.”

Bu nedenle “Ölü Deniz” gibi gösterilerde ortaya çıkan kahkaha belirli bir gruba aidiyetin ilanı hâline gelir. Seyirci, şakaya gülerken yalnızca eğlenmez; kendisini şakanın hedefi olan insanlardan ayırır. “Ben de bu değerleri aşmış durumdayım” demenin yollarından biri de o değerleri aşağılayan bir espriye kahkaha atmaktır. Böyle bir ortamda mizah, “seçkinlerin” birbirlerini tanıdıkları bir parola hâline gelmektedir.

Bununla birlikte oikofobi, insanların zihnini okumamıza yarayan psikolojik bir araç değildir. Daha çok belirli söylemlerde tekrar eden kültürel bir eğilimi anlamamızı sağlar. Bu nedenle mesele Göktaş’ın gerçekte kendi toplumundan korkup korkmadığı veya onu sevip sevmediği değildir. Mesele, onun gösterisinde görünür hale gelen mizah biçiminin, sanatçı ile toplum arasında nasıl bir mesafe oluşturduğudur. Aslında üzerinde düşünülmesi gereken ise tek bir sanatçının niyeti değil de böylesi bir aşağılamanın sanat dünyasında neden bu kadar kolay biçimde itibara dönüşebildiğidir.

LAİKLİĞİN OİKOFOBİK DİLİ

Türkiye’de oikofobik tutum yabancısı olunan bir şey değildir aslında. Bu konunun yine sanatçılar ve entelektüeller açısından en belirgin biçimde görüldüğü alanlardan biri de neredeyse yüzyıllık gündemimiz olan laiklik etrafında şekillenen tartışmalardır. Laiklik, esas itibarıyla devletin, insanların inançları karşısında tarafsız kalmasını gerektiren siyasî bir ilkedir. Fakat Türkiye’de laikliğin bahsi geçen çevrelerdeki genel yorumu, devletin tarafsızlığını sağlamanın ötesine geçerek toplumun dinî hayatını dönüştürmeyi amaçlayan kültürel bir programa dönüşmüş şekildedir. Bu anlayışta din, insanların hayatlarına anlam veren ve toplumsal ilişkilerini şekillendiren bir gerçeklik olarak değil, modernleştikçe ortadan kalkması gereken tarihsel bir kalıntı olarak görülmüştür.

Cumhuriyetçi modernleşmenin etkili damarlarından biri de uzun yıllar bu anlayış üzerinden şekillenmiştir. Toplum, modern olanlarla geride kalanlar, aydınlanmış olanlarla cahiller, ilericilerle gericiler arasında bölünmüş; dinî hayatın kamusal görünürlüğü modernleşmenin henüz tamamlanamadığının göstergesi sayılmıştır. Bu yaklaşım, dindar insanın gündelik hayatına ve kültürel tercihlerine karşı da aşağılayıcı bir dil üretmiştir. Başörtüsünden Kur’an kurslarına, Ramazan ayındaki toplumsal görünürlükten insanların kullandığı dinî ifadelere kadar pek çok unsur, uzun süre aşılması gereken gericiliğin belirtileri gibi değerlendirilmiştir.

Bu noktada laiklik, devlet ile din arasındaki ilişkinin nasıl düzenleneceğini belirleyen hukukî bir ilke olmaktan çıkarak kültürel bir üstünlük göstergesine dönüşmektedir. Kişinin “laik” olması mümkün olmasa da ısrarla bu vurgu yapılarak dindar kesimlerden daha modern, daha eğitimli ve daha ileride olduğunu göstermenin araçlarından biri hâline getirilmiştir. Böylece toplumun dinî değerleri eleştirilecek fikirler olarak değil, onlara inanan insanları kültürel bakımdan aşağıya yerleştiren işaretler olarak kullanılır. Oikofobik tavır da tam olarak burada ortaya çıkar: Kişi kendi toplumunun inançlarını anlamaya çalışmak yerine onları toplumla arasına mesafe koymanın ve kendisini değerli hissetmenin malzemesi hâline getirir.

RAMAZAN’DAN TALİBAN ÇIKARAN ZİHNİYET

Bu yaklaşımın yakın zamandaki örneklerinden biri, şubat ayında sanatçıların, yazarların ve akademisyenlerin de aralarında bulunduğu 168 kişinin imzasıyla yayımlanan “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiride karşımıza çıktı. Okullarda gönüllülük esasına dayanan Ramazan etkinliklerinin yapılmasına dair MEB’in genelgesinden hareketle “Talibanlaştırma”, “gerici bataklık”, “şeriatçı dayatma” ve “laik eğitimi ortadan kaldırma” gibi kavramlara başvurulması, meselenin kültürel bir karşıtlıkla ele alındığını göstermektedir.

Buradaki sorun, laikliğin savunulması değil, laiklik adına toplumun dinî hayatıyla kurulan ilişkinin dilidir. Ramazan ayına ilişkin bir uygulamadan doğrudan “Talibanlaşma” sonucuna ulaşılması, dinî görünürlüğün başlı başına bir tehdit olarak algılandığını göstermektedir. Toplumun geniş bir kesimi için son derece olağan olan bir dinî pratik, bazı entelektüel çevrelerin dilinde karanlığın, gericiliğin ve medeniyetten uzaklaşmanın işaretine dönüşmektedir. Böylece bir uygulamaya yöneltilebilecek eleştirinin yerini, o uygulamanın arkasındaki kültürü ve değeri bütünüyle mahkûm eden bir tutum almaktadır.

Bu tavrın sanat çevrelerinde ve entelektüeller arasında karşılık bulması tesadüf değildir. Çünkü Türkiye’de kendisini “aydınlanmış” ve “modern” olarak konumlandıran bazı çevreler açısından toplumun dinî değerlerine mesafe koymak, uzun zamandır kültürel kimliğin kurucu unsurlarından biridir. Laiklik tartışmasında “gericilik” olarak adlandırılan değerler, sanat alanında alayın ve küçümsemenin konusu haline getirilmektedir. Kullanılan araçlar farklı olsa da kurulan hiyerarşi büyük ölçüde aynıdır: Bir tarafta toplum, diğer tarafta ise o toplumu aştığına ve onun üzerine söz söyleme hakkına sahip olduğuna inanan “sanatçılar” ve “entelektüeller” bulunmaktadır.

ELEŞTİRİ İLE AŞAĞILAMA ARASINDA

Kendi toplumunu eleştirmek elbette oikofobi değildir. Aksine, sanatın en önemli işlevlerinden biri, belki de toplumun görmezden geldiği sorunları görünür hâle getirmektir. Sanatçı gelenekleri, kurumları, inançları ve yerleşik kabulleri sorgulayabilir. Ancak eleştiri ile aşağılama arasında önemli bir fark vardır. Eleştiri, anlamayı ve fikrî bir ilişki kurmayı gerektirir. Aşağılama ise anlamaya ihtiyaç duymaz. Kendisini daha baştan üstün bir konuma yerleştirir ve karşısındakini açıklanması gerekmeyen bir gerilik örneği olarak sunar.

Türkiye’de sanatçının ve entelektüelin topluma dönük eleştirisi çoğu zaman bu ikinci alana kaymaktadır. Toplumun geniş kesimleri genellikle modernleşememenin sorumlusu olan büyük ve homojen bir kitle olarak değerlendirilir. Bu insanların inançları cehaletle, siyasî tercihleri bilinçsizlikle, aile ilişkileri baskıyla, kültürel zevkleri kabalıkla açıklanır. Sanatçı ise kendisini bu toplumun içinden konuşan biri olmaktan çok, onun üzerine konuşan ayrıcalıklı biri olarak görür. Bedeni hâlâ buradadır; fakat dili, zevkleri ve değerleri bakımından artık buraya ait olmadığını sürekli kanıtlamak zorunda hisseder. Bedenini de buradan uzaklaştıran bazıları ise bununla ayrıca övünür.

Oikofobinin sanatçıya sağladığı konfor tam olarak burada ortaya çıkar. İnsanın, içinden çıktığı toplumla ciddi bir fikrî mücadele vermek zordur. O toplumun tarihini, dinini, geleneklerini ve gündelik hayatını anlamak büyük emek ister. Bunların içindeki çelişkileri göstermek ise yakınlık ile birlikte mesafe kurabilen güçlü bir anlayışa ihtiyaç duyar. Oysa küçümsemek ve alay etmek çok daha kolaydır. Sanatçı, toplumun belirli davranışlarını açıklamak yerine onları geri kalmışlık olarak nitelendirir; insanların neden öyle düşündüğünü araştırmak yerine onların düşünemediğine karar verir. Böylece hem üstünlüğünü korur hem de eleştirdiği toplum karşısında herhangi bir sorumluluk hissetmez.

BÜYÜK ÇELİŞKİ

Burada sanatçı bakımından önemli bir çelişki de ortaya çıkmaktadır. Sanatçı, küçümsediği toplumdan uzaklaşmak isterken sanatının malzemesini yine o toplumdan alır. Onun diliyle konuşur, onun hikâyelerini anlatır, onun çelişkilerinden beslenir ve sonunda eserini yine büyük ölçüde ona sunmak zorundadır. Başka bir ifadeyle oikofobik sanatçı veya entelektüel, reddettiği eve bağımlıdır. Evden uzaklaşmak ister; fakat anlatacak hikâyesini o ev olmadan kuramaz. Kendi toplumuna karşı duyduğu rahatsızlık, zamanla gerilim olmaktan çıkarak sürekli tekrarlanan ve tüketilen bir şeye dönüşür.

Sorun sanatçıların toplumla aynı şekilde düşünmemesi değildir. Sanatçı veya herhangi birisi elbette farklı düşünebilir, itiraz edebilir ve yerleşik kabulleri sarsacak işlere imza atabilir. Sorun, farklı düşünmenin giderek kendi toplumunu aşağılaması durumuna gelmesidir. Kişi toplumundan farklılaşabilir; fakat farklılığını kanıtlamak için toplumunu değersizleştirmeye ihtiyaç duyuyorsa orada oikofobik bir durum söz konusudur. Türkiye’de “sanat dünyasının” ekseriyeti bu değersizleştirmeyi kendisini üstün görmek ve göstermek için bir araç olarak kullanır.

Ezcümle, sanatçı kendi toplumunun bütün değerlerini benimsemek veya onları korumak zorunda değildir. Ancak içinden çıktığı toplumu anlamadan aşağılamak, onun kıymet verdiği her şeyi geriliğin göstergesi sayarak kendisine hiyerarşik bir üstünlük oluşturmak da eleştirel düşünce ve mizah değildir. Deniz Göktaş’ın gösterisinde mizah yoluyla, laiklik bildirisinde ise siyasî ve entelektüel bir dille karşımıza çıkan şey, aynı hiyerarşik üstünlük tavrının farklı görünümleridir. Her ikisinde de toplum, anlaşılması gereken bir gerçeklikten çok aşılması gereken bir engel olarak konumlandırılmaktadır. Kendi toplumuna yabancılaşmayı özgürleşme, onu küçümsemeyi de seçkinlik zanneden tavır yalnızca oikofobiyi, yani insanın kendi evine ve kültürüne karşı duyduğu tahammülsüzlüğü üretmektedir.


Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
Türkiye’nin Birikimi. Uluslararası Medya Grubu.

Türkiye’nin gündemini belirleyen haber kaynağına hoş geldiniz! Tarafsız, dinamik ve derinlemesine habercilik anlayışıyla Yeni Şafak, okuyucularına güncel gelişmelerin ötesinde bir deneyim sunuyor. Siyaset ve ekonomiden kültür-sanat ve spor dünyasına kadar geniş bir yelpazede sunduğu haberlerle, hem Türkiye’de hem de dünyada neler olup bittiğini anında öğrenin. Dijital platformlarıyla her an, her yerden en doğru bilgiye ulaşın; Yeni Şafak’la gündemi yakalayın!

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

Gündemi cebinizde taşıyın! Yeni Şafak’ın mobil uygulamalarıyla, en güncel haberlere anında ulaşın. Siyasetten ekonomiye, spordan kültür-sanat dünyasına kadar geniş bir içerik yelpazesi parmaklarınızın ucunda! Hem iOS, hem Android hem de Huawei cihazlarınızda kolayca indirerek, günün her anında en doğru bilgiye hızlıca erişin. Hemen indirin, dünyadaki gelişmeleri kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mah. Fetih Cad. No:6 34010 Zeytinburnu/İstanbul, Türkiyeiletisim@yenisafak.com+90 212 467 6515

YASAL UYARI

BIST isim ve logosu 'Koruma Marka Belgesi' altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026