Doktor Hussam Abu Safiya bize ne diyor?
04:00, 27/07/2026, Pazartesi
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
Çarpışa çarpışa yaşadım savaşı en ön cephede. Kurtarabileceğim kadar hayatı kurtardım. Evladımı kaybettim, ailemi kaybettim, akrabalarımı ve halkımdan birçok kişiyi toprağa verdim. Ben de öleceğim belki ama bu bayrak düşmeyecek yere. Nurdan bir sancak yükseliyor başımın üstünden göğe.
Prof. Dr. Mehmet Ağırman
1973 doğumlu, genç sayılabilecek bir yaşta. "Olacaksan böyle ol, öleceksen böyle öl" denilebilecek bir hayatı yaşıyor gözlerimizin önünde. Yiğitleri böyle hazırlıyor er meydanına önceyi ve sonrayı bilen. Mülteci kampında başladı hayatı, sürgünü gören babasının ve dedesinin ardından. Kök saldığı, çiçek açtığı, meyve verdiği toprakların bir tek havası onlarındı şimdi. Küçükken neler çekti, neler hayal etti, hangi rüyaları gördü bilemem ama bir kavganın içine doğduğunun farkındaydı.
Hayatı adım adım bir şeyler söylüyor Dr. Hussam Abu Safiye’nin duymak isteyenlere. Gelin kulak verelim bu şanlı yürüyüşe…
YOKLUK VAZGEÇİRMESİN SİZİ, KORKMADAN YÜRÜYÜN!
Dünü çalınmış, yarını gasbedilmiş bir neslin içinde geldi dünyaya. Mülteci kamplarında saatler, günlük yemek derdi, akşamdan sabaha sağ çıkabilme ümidi ile geçerken, o kendine ve halkına yol açabilmenin gayretini kuşandı. Kendisinden ölüm-kalım savaşı verilmesi istendiğinde o ölümü ve kalımı âlemlerin sahibinin hükmüne bırakıp, geleceği inşa etmenin yollarını aradı. İşgalciler azgın, işgalciler zalim, işgalciler haydut ve hudutsuzdu. Büyümelerini istemiyorlar, yetişmelerini istemiyorlar, huzuru istemiyorlar, hatta yaşamalarını dahi istemiyorlardı çocukların. Kazakistan’da Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde tıp fakültesini bitirdi. Doktor olmak istiyordu. Dünü ve yarını planlayanın planına muvafık adımlar atıyordu.
“Yokluk sizi vazgeçirmesin, korkmayın, güvenin ve yürüyün. Adımlarınız geleceği görsün. Elinizden alınanlar dünya metaı. Onlar sizi bırakmışken siz onları taşımayın. Küfenizi boşaltın ve yola çıkın. Size tüm nimetleri verene dayanın. Çalışın ve bir mesleğiniz olsun. İhtiyaç sahiplerine yardım edecek bir gayretiniz olsun. Gün gelecek elbet, o güne bir hazırlığınız olsun. Hedeflerinizin peşinden gidin. Durmayın mesafeleri aşın. İl dışı ise il dışı, yurt dışı ise yurt dışı. Aşmak gerekiyorsa aşın. Nefsiniz için değil, hakka ve halka hizmet için çalışın. Doktor olun, mühendis olun, hemşire olun, elektrikçi olun, ekmekçi olun, inşaatçı olun, boyacı olun, ama bir şeyler olun.”
DÖNÜN YUVANIZA, SAHİP ÇIKIN MUKADDESATINIZA!
Kazakistan’da tıp okurken oralı bir hanımefendi ile tanışıp evlendi. Üniversiteden mezun olduktan sonra ülkesine, yani Gazze’ye geri döndü.
“Ben keyif sürmek, para kazanmak, konforlu bir hayat yaşamak için çıkmadım vatanımdan. Siz de terk etmeyin cepheyi. Bırakıp gitmek kolay, siz kolayı seçmeyin. Dünya hayatının süsleri aldatıcı, lezzetleri geçici, siz kalıcı olanın planını yapın. Ahdinizi bozmayın, hatıralarınızı unutmayın, ecdadınıza ihanet etmeyin, evlatlarınıza sırt çevirmeyin. Ucunda ölüm olduğunu bilseniz bile mabedinizin göğsüne namahrem eli değdirmeyin. Dönün yuvanıza, sahip çıkın mukaddesatınıza.”
Mesleğini eline almıştı. Farklı farklı hastanelerde yetişmeye çalışıyordu ağlayan çocuklara.
DUA AL, RAZI OLUNANLARDAN OL!
Çocukların kalbini dinliyordu her gün, masum ve günahsız çocukların. Gelecekleri ve umutları gözlerinden çalınmış çocukların derdini dinliyordu. Bir ucunu kendi kulağına vermiş diğerini bizim kulağımıza tutmuştu steteskopun: Bu kalpler korku ile atıyordu. Dertli idi hepsi, hasta ve yaralı. Ama o duyuyordu. Ambargo altında yetersiz beslenmeden ve bulaşıcı hastalıklardan zayıf düşmüş bedenlere şifa arıyordu.
“Sen sana düşeni yap, yılma, yorulma. Dünyanın düzeni bu, muhtaca yardımcı olacak birilerini hep var edecek var eden. Sen veren el, tutan el ol. Ben çocuklara uzattım elimi, sen bir yetime uzat, diğeri bir yaşlıya uzatsın, öteki arkadaşın evsize ev olsun, bir diğeri de acıkana ekmek olsun. Ama durma, mesleğinin hakkını ver. Dua al, razı ol ve razı olunanlardan ol.”
YALINDI, YALNIZDI AMA HEP VAZİFESİNİN BAŞINDA KALDI
Dr. Hussam da duyuyor uçak seslerini, bomba patlamalarını, feryat ve figanları. 7 Ekim sonrası arşa çıktı mazlumun iniltisi. Zalim tüm zalimlerin temsilcisi olarak artırıyordu zulmünü. Ama Dr. Hussam görevinin başında idi yine. Abluka altında, ilaçların tükendiği, malzemenin yetmediği, takatin sonuna gelindiği anlarda kendine düşeni yapıyordu. Kemal Adwan hastanesi müdürü oldu. İşini en güzel şekilde yapıyordu. Uluslararası kuruluşlara ulaştı. Elindeki kısıtlı imkânlarla hastalara şifa olacak çalışmaları yürüttü. Yaralanan kendi halkı, komşusu, akrabası, arkadaşları idi.
Hatta 15 yaşındaki oğlunu hastanenin avlusunda şehit ettiler, kendi elleri ile verdi toprağa. Yılmadı. Cenaze namazını kıldı ve görevine devam etti. Yüreklerin dayanamayacağı, dağların taşıyamayacağı yükü yüklendi omuzlarına. Rabbine sığındı. Cesareti, metaneti ve azmi çıldırtıyordu kafiri. Kaç kez soruşturmaya aldılar, kaç kez hastaneyi terk etmesini istediler, kaç kez öldürmek istediler. Yapması gerekeni yapıyor, gerisini hikmetle iş yapana bırakıyordu. Sonunda kalpleri taşlaşmış olan siyonistler tedavilere imkan kalmayacak kadar zarar verdiler hastaneye. Yalın kaldı, yalnız kaldı, vazifesini son ana kadar sürdürdü ve işgalciler tarafından teslim alındı. Sahne herkesin gözünün önünde yaşandı.
KORKUN VARLIĞIMDAN VE YOKLUĞUMDAN!
“Siz hepiniz ben tek. Rabbim benimle. Sizin topunuz, tankınız, uçağınız, silahınız korkutmuyor beni. Sizin kaçtığınız ölüme ben mutmain bir kalp ile geliyorum. Ardınızda cenneti görüyorum, önünüzde cehennemi. Görevimi yapmış olmanın huzuru ile yürüyorum yolu. Rabbime dönüyorum razı olmuş ve olunmuş olarak. Ayaklarımızı sabit kılana hamd olsun. Hiçbir silahınız bu çıplak ayaklarımdan daha güçlü değil. Göğsümü gererek geliyorum. Kaçmıyorum savaş meydanından. Çarpışa çarpışa yaşadım savaşı en ön cephede. Kurtarabileceğim kadar hayatı kurtardım sizin öldürmeye çalışmanıza inat. Evladımı kaybettim, ailemi kaybettim, akrabalarımı ve halkımdan birçok kişiyi toprağa verdim. Ben de öleceğim belki ama bu bayrak düşmeyecek yere. Nurdan bir sancak yükseliyor başımın üstünden göğe. Kapatamazsınız ve saklayamazsınız. Kameralar ardımdan çekiyor, ardımdan gelenler var diyor. Korkun varlığımdan ve yokluğumdan.”
SESİMİ DUYUN VE DUYURUN!
“Öleceğinizi bilseniz de yürüyün, zaten bir kere ölmeyecek misiniz? Yolun sonunda işkenceler, tutsaklıklar olsa da yapmanız gerekeni yapmaktan geri durmayın. İlerleyin. Gidebileceğiniz en uç noktaya kadar gidin ve Eba Eyyüp gibi surların dibine gömülün. Ardınızdan gelecek olanlar takip edecek adımlarınızı. Sesimi duyun ve duyurun. Azminizi, aşkınızı, davanızı küçük görmeyin. Bir kişi ile ne olur demeyin. O “bir kişi”leri bulun ve hazırlayın büyük güne. Hepimiz yaşıyoruz, hepimiz öleceğiz. Yaşamanız da ölümünüz de Allah için olsun. İmkânsızlıklar yıldırmasın, karanlıklar korkutmasın, yolun zorluğu durdurmasın sizi. Karanlık bir yerde idik dünyaya gelmeden önce, zor yollardan geldik buraya. Kolaylık buradan sonrasında. Sonrasına talip olun. Allah’ın sizinle olduğunu bilin. Demir taraklarla bedenleri parçalanan ümmetleri hatırlayın ve hazır olun. Zafer elbet gelecek, siz kendinize düşeni yapın. Dua alın, yük alın, yol alın. İlan edin dünyaya korkmadığınızı ve haklı olduğunuzu. Miskin miskin oturmayın.
Bize diyeceklerini, kendi diyeceği günü bekliyoruz. Gelecek o gün..."
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.