
Bir Başka Mesele’nin konuğu olan Doç. Dr. Nergis Dama ile yalnızlaşmayı konuştuk. Dama, “Yalnızlaşıyor muyuz yoksa kimsesizleşiyor muyuz” sorusuna şöyle cevap veriyor: Anne-babası olan veya çocukları olan ya da akrabaları olan insanlar yalnız yaşıyorlar. Çünkü kimseleri yok, “Arayan soran, bir ihtiyacı var mı” diye merak eden…

ARKADAŞLIK KURMA İLİŞKİMİZ SIKINTILI
Bu mesele diğer konuştuklarınız ya da diğer programlardaki meselelerden çok bağımsız değil. Şimdi sayısal veriler var elimizde ve diyoruz ki; “Boşanma oranları arttı. Özellikle tek kişi yaşayan hanelerin sayısı arttı.” Ve biz bu sayısal verilere anlamlar yükleyerek diyoruz ki; “yalnızlaştık.” Bu sorunları sadece Türkiye’de değil, özellikle Avrupa ülkelerinde de nicel çözümlerle çözmeye çalışıyoruz. Yani doğum teşviği vererek, istihdamda kadınların çalışmasında bakım sorunlarını ya da bakım yükümlülüklerini azaltmak için yapılan yardımlar gibi… Ya da işte çocuğunuz olduğunda verilen teşvik gibi. İzin sayılarının artırılması gibi... Bunlar etkisiz değil, asla değil. Fakat biz arka taraftaki sosyolojik gerçeği biraz görmezden geliyoruz.
Biz “ilişki kurma” meselemizde sıkıntı yaşıyoruz. Yani evlilik, doğum oranları ya da tek kişilik haneler, tek kişilik evler… Bunlar sayısal veri fakat aslında verileştirildiği için görebiliyoruz. Biz, arkadaş kurma ilişkimizde de sıkıntı yaşıyoruz; anne ve babamızla yaşadığımız ilişkilerde de sorun yaşıyoruz. Çünkü ilişki kurma biçimimizde, içeriğine koyduğumuz bileşenler değişti. Bu bileşenler değişirken de sürekli olarak bize verilen yeni ilkeler var: “Önce kendini düşün, önce kendine yatırım yap, kendini merkeze al, önce kendini seveceksin ki etrafını seveceksin.” Şimdi bu tür bir ilişki kurma biçiminde siz “ben”e hizmet ediyorsunuz. Yani bir “ben” var ortada ve sürekli olarak bir “benlik” duygusuna hizmet etme durumu var.
HERKES MERKEZE GELİRSE DIŞARIDA KİM KALACAK?
Çok bilinen bir söylem var ya; “kendini merkeze al.” Tamam, ben merkezdeyim, arkadaşım merkezde, eşim merkeze geldi, çocuğum merkeze geldi, hepimiz merkezdeyiz. Dışarıda kim kalacak ve biz onlara nasıl elimizi uzatacağız? Bizim sadece kendimize hizmet etme ve kendimizi merkezde görme durumumuz var. Ya da: “Kendini sev!” Yani çok uçlardaki ilkeleri alıp bunu norma dönüştürme meselemiz var. Bireysel olarak bencil birisi olabilirsiniz. Sosyal özellikleriniz zayıf olabilir ama bu kitlesel bir norma dönüşürse ve norm haline getirilirse… Örneğin; “önce kendi mutluluğun. Önce kendini değerli kıl” öğretisi. Kimse kendini zaten değersiz hissetmemeli tabii ki. Fakat bu kitlesel bir norma dönüşüyor ve kitlesel bir norma dönüştüğü zaman, o zaman biz ilişki kurma biçimlerimizi değiştiriyoruz. İlişki kurma biçimlerimiz şu anlamda değişiyor: İçerisinde bir başkasını sevmeye, bir başkasının hayatını kolaylaştırmaya, bir başkasının işini görmeye ya da ona iyi gelmeye değil, bütün ilişki yapımızı -arkadaşlarımızla, ailemizle, annemizle, babamızla- aslında kendimiz üzerinden okuyoruz. “Biz” olarak okumuyoruz. Burada çok romantik bir şey söylemiyorum, bakın; bu mesele sonunda uzun vadede gelip bizi vuracak. Biz yalnızlaşmayı konuşurken o tek yaşayan hanelerin hiç mi ailesi yok, bunu bilmiyoruz.
YALNIZ DEĞİLİZ, KİMSESİZLEŞİYORUZ
Var ama kopmuşlar! Asıl soru ve esas meselemiz şu: Yalnızlaşıyor muyuz, yoksa kimsesizleşiyor muyuz? Anne ve babası olan veya çocukları olan ya da akrabaları olan insanlar yalnız yaşıyorlar. Çünkü kimseleri yok, “arayan soran, bir ihtiyacı var mı” diye merak eden…
“SİLGİNİ ARKADAŞINA VERME” DEDİĞİMİZ ÇOCUKLAR ANNE-BABALARINA BAKMIYOR
Tam da bu. Dolayısıyla biz “benlik” odağında bir hayat kurarken veya bir norm hâline getirdiğimiz şey, sonuçta hayat döngüsünün sonucunda kendimizi buluyor. Bakın, bu sosyoekonomik statüden de bağımsız bir sorun. Fakat şunu da söylemekte fayda var: Gelir durumunuzun iyi olması, kariyerinizin iyi olması veya çocuklarınızın olması da sizi kimsesizlikten korumuyor. Bugün, Türkiye’nin sorunlarından bir tanesi ne? Konuşuyoruz: “Bakım sorunu.” Biz 20 yıl önce, 25 yıl önce “bakım sorunu” demeye utanırdık. Çocuğun ya da anne-babasıyla ilgili sorumluluğunu “yük” olarak görmezdik, olması gereken bir norm olarak kabul ederdik. Mesela şöyle cümleler var: “Bu çocuğu bana bakması için doğurmadım ki.” Şimdi, bir karşılıklılık ilişkisi yoksa içerisinde bir menfaatten bahsetmiyoruz. Karşı tarafa sorumluluk duyma, onu içselleştirme meselesinden bahsediyoruz. Çocukları olup hiç aranmayan veya hiç bayramlarda kapısı çalınmayan birçok hane var Türkiye’de.
Çok kolay bir şekilde suçladığımız şeyler var: “Kentleşme… Kentleştiğimiz için böyle.” Şimdi 60’lı yıllarda doğan anne ve babalarımıza bakalım, aynı şehirde yaşıyoruz, onların kurduğu bağlara bakalım. Bir de bizlerin kurduğu bağlara bakalım; bir de bizim yetiştirdiğimiz çocukların kurduğu bağlara bakalım. Eğer biz çocuklarımızı okula gönderirken “Bak, sakın silgini paylaşma, kalemini paylaşma, arkadaşına notunu verme, kimseyle konuşma” diye sürekli kendine yatırım yapan bir çocuk yetiştiriyorsak, sonraki süreçte o çocuk zaten bize de bakmıyor. Çünkü biz o çocuğa norm olarak onu veriyoruz.

YETİŞTİRDİĞİMİZ ÇOCUK BUMERANG GİBİ BİZE DÖNÜYOR
Hayatı da anne ve babasıyla olan ilişkide de paylaşmıyor. Çünkü baktığınızda biz çocuklara en baştan bir norm veriyoruz, diyoruz ki “Hayat böyle; bencil olacaksın.” Peki, şimdi bir süreç sonunda o yaş döngüsü devam ediyor. Çocuk okul döneminde bencil, çalışma hayatında bencil, aile kurarken… Kendi çocuğunu da böyle yetiştiriyor. Hatta şöyle diyor: “Niye çocuk olsun ki? Kedim var, köpeğim var.” Orada da bir zinciri kırıyoruz. Bakın, o zincir öyle bir ilerliyor ki… O bencillik, sonra yetiştirdiğimiz çocuk bumerang gibi bize geri dönüyor. Bu sefer bencilliğini kendi anne-babasına yapıyor. Diyor ki: “Ben mi bakacağım sana, senin anne olarak görevindi.” Dolayısıyla bu meseleyi böyle konuşurken, sadece “evlenme, evlilik yaşı artıyor” diye bakamayız. Evet, bunlar bir gösterge, doğru. Geriye yansıyor. Ama temelinde çok başka iş var.
Çünkü orada biz şeyi de kırdık. Onu da söyleyeyim: Çocuğu, eve, anne ve babaya böyle ilişkilendirdiğimiz için, diğer arkadaşlarla, komşularla… Çocuğun 15 gün boyunca düşünün, sadece anne ve babayla bir bağ kuruyor ya da bir meşgaleyle duruyor. Çünkü diğer bağları kopardık çocuktan. Biz şimdi yeni nesli çok suçluyoruz genel olarak. Ben buna çok katılmıyorum. Bu yeni nesli biz yetiştiriyoruz. Dolayısıyla bu nesil bizim aktardıklarımızı taşıyor.
HER NESNE SUÇLU BİZ KENDİMİZİ AZADE EDİYORUZ
Yani biz de nasıl anne babalarımızın bize kattıklarıyla sistem içerisinde var oluyorsak her ne kadar, tabii ki de değişebiliyor. Sosyal medya, teknoloji... Ama o kadar çok insanı dışarıda bırakıyorsun ki… Kendi suçsuzluğumuzu aslında bir benliğe, bir hizmet etme meselesi… Yani herkes suçlu bu sistemden ama insan suçlu değil. İşte teknoloji suçlu, kentleşme, şehirleşme suçlu, ekonomi suçlu… Herkes suçlu, her nesne suçlu ama biz kendimizi azade ediyoruz. Çünkü biz değerliyiz. Biz özel insanız… Biz işte en kıymetli…
Tabii. Biz mesela merhametten hiç bahsetmiyoruz çocuklara. Silgisini paylaşmayan çocuktan merhamet bekleyemezsin ki? Mümkün değil. Bu çok sorunlu bir şey. Olması gerekenin bu olduğuna dair kabul… Yani sen hiçbir şeyini paylaşmayacaksın, kendini koruyacaksın, sana ters bir şey söylendiğinde sen de cevap vereceksin… Sürekli anne ve baba çocuğa nasıl davranması gerektiğine dair, bakın o ilişki kurma biçimlerini de anne baba belirliyor.
MERHAMETİ MERKEZE ALMALIYIZ
Zaten gidip diyor ki; “Sen benim çocuğuma nasıl böyle davranıyorsun?” Geçmiş dönemin o, -daha baskıcı demeyelim- daha kurallı anne babalarının tam tersi… Bu sefer de çok kuralsız ya da çocuğa “tapan”, nefse hizmet eden bir değer silsilesine dönüştü. Şunu çok önemsiyorum: Bizim değer yargılarımızda en başta şu gelirdi: “Nefsinle mücadele etmek.” Değil mi? Biz nefs ile mücadele etmek ne demek? Aslında benlikle, ego ile mücadele etmek. Şimdi o bir norm iken değer iken geldiğimiz noktada; norm ve değerimiz, benliğe hizmet eden, “ben”i mutlu etmeye çalışan, “ben”i tanrılaştıran ve “ben”i tamamen merkeze koyan bir değer yargısı oldu. Az önce de söylediğim gibi, kişisel özelliklerimiz olabilir; ama kitlesel bir norma dönüştüğü an, bu hepimiz için çok ciddi bir sıkıntı. Dolayısıyla “merhamet” meselesini çok merkeze alarak hareket etmemiz gerekiyor. Çünkü bu sefer o “merhametsizlik” bir gün gelip kendi çocuklarımız, kendi akrabalarımız, kendi arkadaşlarımız tarafından bize dönüyor.

EVLİLİĞE HALA İNANAN BİR TOPLUMUZ
Şimdi şunu söylemekte fayda var: Biz hâlâ aileye inanıyoruz. Bizim evlilik oranlarımızda sorun yok bu arada. Yani evet, evlilik yaşı artıyor ama bizde binde 6.65 oranonda. Yani çok böyle yüksek bir azalış görmüyoruz. Evliliğe hâlâ inanan bir toplumuz, aileye hâlâ çok ciddi anlamda değer veren bir toplumuz. Buradaki sorun şu: Boşanma oranlarının artması, bir. Doğum oranlarının azalması, iki. Bu iki sebep aslında, az önce söylediğim o uzun vadede çözülebilecek -ve hepimizin belki de değer yargılarını yeniden düşünmesini gerektirecek çözümlerle oluşabilecek- bir şey. Bakın, 2023 yılında, 2024 yılında doğum oranının 1.56’ya düşmesi negatif bir şey. Olumsuz… Yüzde 2.02 altına düşmesi demek, bir kadının geride bırakacağı çocuğun en az iki olması gerekiyor ki toplum kendini yenilesin.
ÇOCUK DEMEK ÜLKENİN YENİLENMESİ DEMEK
Tamamen bitiyor demek belki çok iddialı bir laf ama hakikaten orada çocuk aslında yeni bir umut. Sizin 1.56 dediğiniz sayısal olarak belki “Aa evet, çocuk sayısı azalıyor, iş gücüne katılım oranı azalacak, iş gücü ihtiyacımız olacak” gibi… Bunlar hepsi evet, sayısal verilerle açıklanabilir. Ama çocuk demek aynı zamanda umut demek, o ülkenin yenilenmesi demek. Dolayısıyla o 1.56 bizim için sıkıntı. Fakat buradaki temel problem yine söylüyorum, bizim ilişki biçimlerimizin değişmesiyle alakalı bir şey. Biz ilişkilerimizi hep kendi mutluluğumuzun üzerine kurduğumuz için boşanmalar çok kolaylaşabiliyor. Sadece boşanmadan da bahsetmiyorum, arkadaşlıklara bakalım. Bunların hepsi sayısal göstergelere dönüştüğü için bunlar üzerinden gidiyoruz ama asıl sorun arkadaşlık ilişkilerimizde de çok rahat vazgeçiyor olmamız. Vazgeçme olasılığımız arttı.
TEŞVİKLER YETMEZ ZİHNİYET DÖNÜŞÜMÜNE İHTİYACIMIZ VAR
Evet, çok rahat vazgeçiyoruz. Biz insandan vazgeçiyoruz. O yüzden kısa vadeli çözümler, niceliksel çözümler, teşvik gibi işte izin sayıları gibi kreşler gibi… Aile eğitimleri… Ben çok önemsiyorum, aile eğitimleri önemli. Ama uzun vadede bize bir değer yargısına dönüşümü önemsetecek veya bu algıyı tekrardan hepimize norm olarak kabul ettirecek bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacımız var.
Şöyle en basit şeyi söyleyeyim size: Mesela otobüste sıra bekliyorsak başkasının sırasına girmeyeceğiz. Hak ihlali yapmayacağız. Yanımızdaki çocuk da bunu görecek. Sıraya girerken, dikkat etmeden geçiyorsak yanımızdaki çocuk bunun doğru olduğuna inanıyor.
TRAFİKTE ŞERİT İHLALİ YAPIYORSANIZ MERHAMETTEN BAHSETMENİZ MÜMKÜN DEĞİL
Bunu derslerde de çok örnek veririm. Yani bir toplumun “beşeri sermayesi” ve değer yargılarını gösteren en önemli alan ve saha trafiktir. Trafikte siz şerit ihlali yapıyorsanız, diğer durumlarda merhametten, empatiden, kuraldan bahsetmeniz çok mümkün değil. Bugün onu yapabiliyorsanız yarın öbür gün başka bir şey de yapabilirsiniz. Çocuk bunu, “kendi çıkarım için, kendi faydam için her şey yapılabilir” olarak algılıyor. Aktarım sürecinde kendimizi dışarıda bırakmayalım lütfen. Bu aktarım süreci sosyal medyadan olmuyor sadece. Şunu gözlemliyorum, hep söylerim: Ankara’ya ilk gittiğimde 2012 yılında, aşure dağıtılmadı. Ben çok şaşırdım öyle bir kültürden geldiğim için. Anneme söyledim bunu, “Anne aşure dağıtılmadı.” O zaman annem dedi ki “Sen yapıp dağıtacaksın.”
BİRBİRİMİZDEN HABERDAR OLMAYI AŞAĞILADIK
Yaptım, dağıttım. Şundan bahsediyorum: Şimdi ben bunu anneme söylediğimde annem de bana “Aman neyse boş ver” deseydi, o aktarım süreci kırılırdı. Şimdi bana bunu çocuğum söylese veya yeğenim söylese, ben de ona bu şekilde söylemem gerekiyor. Ya da şunu çok gözlemliyorum ben: İşte şehirleşme… Annelerimiz de aynı şehirleşmeyi yaşadı. Biz de evet, belki okulla birlikte dönüştük, eğitimle birlikte dönüştük ya da çalışma hayatıyla dönüştük. Ama şimdi annem ve babalarımızın kurduğu ilişkilere ve bağlara bakıyorum, bir de bizim kurduğumuz bağlara bakıyorum. Bir arkadaşımın bir ifadesi vardı, bunu hep gözlem olarak da ifade ederim. Dedi ki: “Ben işte bir şehirde tayinim çıktı, bir yıl boyunca kaldım ve kimseyle bir iletişim olmadı. Annem geldi, bir hafta içerisinde bütün komşuları tanıyordu, kimler ne yapıyor hepsini biliyordu.” Biz bu “sosyal gözlemi” sürekli aşağıladık. Yani birbirimizden haberdar olma meselesini aşağıladık. “İşte teyze soruyor, merak ediyor, o nereye gitti? Sürekli camda…” Oysaki biz o “birbirimizden haberdar olma” meselesini açan kapıyı görmemişiz.

SOSYAL SERMAYEYİ ÖNEMSİZLEŞTİRDİK
Evet doğru, bunun etkisi var. Ama örneğin, mesela apartmanda birbirimizi gördüğümüz zaman da “merhaba” demiyoruz.
Araçlar değişebilir Ersin Bey. Mekânlar değişebilir ama orada yine insani rolü biz geride bırakıyoruz. “Merhaba, nasılsınız?” demek ya da yaşlı birisini görünce çantasını alıp yukarıya çıkarmak, değer vermek, otobüste yer vermek… Bunların bir değişim süreci yok. Ama biz bu “yalnızlaşma” dediğimiz ya da ben “kimsesizleşmek” olarak kavramsallaştırıyorum, yaşadığımız coğrafyaya, şartlara… Hepsine atıfta bulunabiliriz, doğru, bunların etkisi var. Ama buradaki asıl etken insan. Biz onu tercih ediyoruz ve buna birçok kılıf da buluyor, “Zorunluluklar” diyoruz. “İşten gelmişiz, yorgunuz” diyoruz. Ama şu İzmir’deki olay, inanın eğer biz bunu -yani zihniyet dönüşümünü- kendi ailemizde hemen başlatmazsak, on yıldır tek başına yaşayıp ölen kadından bahsediyorum. Ben çok şaşırmadım. Çünkü bu alanda çalıştığım için şaşırdığım bir şey değil. Hiç mi akrabası yok, hiç mi bir komşu yok? Sosyal sermaye meselesini çok önemsizleştirdik. Kendi hayatımıza müdahale olarak görüyoruz sosyal sermayeyi. Oysa, “Nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun?” gibi soruları: “Aa benim hayatımı merak ediyor” Merak kötü bir şey değil, birbirimizi merak etmek…
YALNIZ ÖLEN İNSANLARA DAHA FAZLA RASTLAYACAĞIZ
Kimse… Ne yazık ki. Düşünsenize ölünce kimse merak etmemiş işte… Yine söylüyorum, kendi gözlemlerime ve alandan çalıştığım için söylüyorum, bu bir sürecin belki de ilk göstergesi olabilir. Biz bu tür olaylara daha fazla rastlayacağız gibi bir endişem var.
Bence dönüşüm ve değişim ortak. Ama düzey farklı. Hissetme düzeyi farklı. Ben Ankara’da daha seküler bir ilçede yaşıyorum. Gözlemlerime göre yalnız yaşayan ve kapısı çalınan hane sayısı çok az. Daha da ilginci, bu durumu yaşlı anne ve babalar da meşru sayıyor: “İşi var, gücü var. O kadar yoğun çalışıyor…”
ANNE-BABALAR SARSILMAMAK İÇİN KILIF UYDURUYORLAR
Umudunu kesmiş ve bunu bir meşruiyet kılıfına bürüyor, kıyamıyor. Bir de meşru saymaya çalışıyor. Yani “Onun kariyeri…” Şimdi bazı şeyler “örtü” olarak kullanılabilir, bazı sorunları da örtmek için. Örneğin kariyerimiz. Kariyerimize çok yatırım yapıyoruz, meşguliyet deriz, ekonomik sorunlar… Hepsini kullanabiliriz istediğimiz zaman. Fakat burada asıl mesele bizim buna gönlümüz yok. Bizim buna gönlümüz olmadığı için anne babalarımız da bize kıyamadıkları için veya durumun ciddiyeti onları çok ciddi anlamda sarsacağı için buna bir meşruiyet kılıfı uyduruyorlar.
Bu “kıyamama” meselesi sonrasında işte o ilişkilere “kıyma” anlamına geliyor. Biz kıyamıyoruz da en sonunda o ilişkiye kıyıyorsun.

TOPLUMSAL TRAVMADAN EROZYONA DÖNÜŞECEK
Kesinlikle, tam da bu. Çünkü sorumluluk vermiyoruz. Sorumluluk vermeyişimizde de az önce söylediğim gibi yine kendisini düşündüğümüz için. Yani diyoruz ki; “Sen kendini koru, sen kendini düşün. Sen yorulma” falan… Böyle bir durum yok. Bakın, -toplumsal olarak bir travmayı geçiyorum- toplumsal olarak erozyona dönüşecek bu sefer. Covid döneminde, salgın döneminde evlere çekildiğimizde, herkesin çok olumsuz olarak gördüğü ama biraz da yüzleşmek açısından çok önemli bir fırsat olduğunu düşündüğüm bir dönem var.
Kesinlikle. Ve şöyle sözler vardı ya: “Eşimi yeni tanıdım bu süreçte.” Espri ama… Şöyle bir şey söyleyeyim mesela: O dönemde benim en çok dikkatimi çeken şey, o sosyal sermayenin Covid olan ailelere nasıl döndüğü. Bir aile biliyorum ki, Covid sürecinde annenin sağladığı sosyal sermaye sayesinde tüm gıda malzemeleri kapılarına bırakıldı. Ama evde olan, iki çocuğu, kariyeri var, maddi olarak da rahat… Ama arayan soranı olmadı. Kendi aralarında şunu söylediler: “Ya annem bayağı sosyal, ilişkileri kuvvetliymiş.” Çünkü o anne, hasta olan kadına gitti, hamile olan kadına çorba yaptı. Bu bir görev bilinci ama kendimize görev bilinci.
Dijital muhtaçlığa dönüştü. Mustafa Merter Hoca’nın dediği şey, “kadim terbiye” meselesinde biz çocuğu terbiye etme rolü olarak ifade ediyoruz ama aslında orada bir “toplumsal terbiye” meselesi var. Çocuğa terbiye verirken aslında toplumun normlarını kurmaya çalışıyoruz. Yani oradaki terbiye süreci ya da eğitim süreci tam tersine döndüğünde, bu sefer çocuk anneye vermeye başladı.
ÇOCUĞA “TAPMA” MESELESİ TOPLUMSAL DEPREME NEDEN OLUYOR
Öyle ilişkiler gözlemliyoruz ki… Bu ifadeyi kullanmak belki çok sert gelebilir ama bir “çocuğa tapma” meselesi var. Burada rolleri yerine doğru koymamız gerekiyor. Kim kimin tanrıcılığına soyunabilir ki? Anne-babaya saygı… Tam tersi olarak saygıyı geçtik, çocuğa saygı duymaktan bahsetmiyorum, elbette çocuğa birey olarak, evlat olarak saygı… Ama burada “tapma” meselesine iş gelince veya kutsal sayarak, yani her şeyi ona göre, onun isteklerine göre tasarlama süreci, o kadim terbiye sürecinde çok ciddi anlamda yarıklar oluşturuyor. Bu yarıklar toplumsal olarak büyük bir depreme dönüşüyor. Fay hatlarını açıyoruz. Farkında değiliz. Bu noktaya bir günde gelmedik. Dolayısıyla çözümü de “Hadi bugün şu kuralları uyguluyoruz.” diye değil. Bu bir süreç. Ama ne kadar erken farkına varırsak… Toplum bireylerin yansımasıdır. Nasıl öncesinde anne-babaya bakmama meselesi ayıp olarak karşılanıyorsa, bugün ise “Olabilir, o çocuk da anne ve baba için hayata gelmedi”ye dönüştüyse, o bireyselden çıkmış, toplumsal bir norma dönüşmüş demektir.
Kesinlikle. Kavram “bireycilik” olarak anlaşılıyor. Üzerimize düşenler var, bireysel olarak sorumluluğumuz var. Biz bireysel olarak “sorumluluk” meselesini tamamen kenara atarak “bireysel tatmin” meselesine giriyoruz. Yani ben mutluysam, benim menfaatim varsa diğerleri önemsiz. Ama o işte bakın, hayat devam ediyor. Öncesinde belki ayda bir anne-babayı arayan çocuk, yarın öbür gün anne-baba olduğunda veya olamadığında hiç aramayan bir çocuğa dönüşecek. Yani o döngüyü biz bir şekilde sağlıklı kurmamız lazım. Dönüşümünü kendi içimizde yaşamak, farkındalığa varmak ve bunu uygulamak gerekiyor.

ÇOCUKLAR ANNE-BANANIN PROJESİ DEĞİL YANSIMASIDIR
Tabii, mutlaka var. Sosyal medyanın etkisiz olduğunu düşünmüyorum. Özellikle zaman geçirme meselemiz, meşgalelerimiz değişti. Şunu söyleyebilirim: Anne-baba çocuklara bir görev verdiğinde, “Telefondayım.” diyor. “Telefonda bir şey izliyorum.” veya “Oyun oynuyorum.” diyor. Az önce söyledim, burada biz çocuğa bir suç yüklerken anne ve babanın süreç içerisindeki rolünü de konuşmalıyız. Çocuğa hizmet etmek sadece ona bazı şeyler almak değil, aynı zamanda evdeki rol modelin çok güçlü olması gerekiyor. Bakın, “Instagram anneleri” bunları bir ötekileştirmek için söylemiyorum asla. Fakat şunu merkeze koymamız lazım: Çocuklar genelde bakınca anne ve babanın yansımasıdır. Anne-babanın “projesi” değildir. Dikkat ediyorum, benim yaş grubumda 80’lerde doğanlar, çocuklarına su getiriyor. Anne-babaya bir çocuğun yapabileceği, ailede herkesin yapabileceği belirli görevler vardır. Belirli yaş grubunda çocukken su getirebilirsin veya markete gidebilirsin, ya da alt kat komşuya bir şey getirebilirsin. Küçük eşya taşırsın. Ama şimdi öyle bir şey ki, çantalarını anne taşıyor çocukların. Çocuklardan sorumluluk alıp, sonrasında sorumlu olmasını bekliyoruz.
Bir meydan okumayla karşılaşamıyor çocuk.
Kısmen evet. Yani çok değil ama kısmen var.
HAYATLARIMIZI KURGU ÜZERİNDEN GERÇEKLEŞTİRİYORUZ
Kendini çok iyi göstermek adına veya bir iyilik hareketinin parçası olmak… Buna muhtaç olduğumuz için izliyoruz bu arada, onu da söyleyeyim.
Evet, yani “Aa evet ya, hâlâ böyle şeyler de varmış” diye… Yani “Yok ya, o kadar da ölmedi” gibi. Ama kendi hayatımızda bunu uygulamaktan kaçınıyoruz.
Onu da sorgulamıyoruz. Bir bakıyoruz 1,5 dakikalık, 1 dakikalık bir kurgu. Dolayısıyla bütün hayatlarımızı, çocuklar da dahil olmak üzere, bir kurgu üzerinden gerçekleştirdiğimiz için, yaşarken de kurgusal ilişkiler kuruyoruz. Yine az önce söylediğime döneceğim: Gerçek ilişki kurma biçimlerinde sıkıntı var. Sosyal medyanın bence etkisi bu: Kurgusal ilişkiler üzerinden gidiyoruz ve “Bu böyle olmalı.” gibi bir algımız var. “Evet, bu böyle, bu ilişki biçimi böyle olmalı.”
MAHREMİYET İHLALİ ÇIKAR İLİŞKİSİDİR
Basamağı oluyor. Aslında meşrulaştırıyor. Öyle bir video izliyor ki, sonrasında o videonun altına yazılanlar işte “Ben olsam şöyle olurdu, eşim olsa bana böyle yapardı” gibi. Aslında kitlesel nefreti körükleyen veya o kavrama yönelik… Bir de biz kavramlara da nefretimizi yöneltiyoruz. Yani o videolar sayesinde “akraba terörü” gibi, “kayınvalide terörü” gibi, “yılan elti”, “akrep görümce” gibi… Kendi bireysel ilişkilerimizi bu sefer “toplumsal olarak böyle oluyor” diye sorguluyoruz veya bütün nefreti oraya yönlendiriyoruz. Burada “mahremiyet” meselesine de girmek istiyorum. O videoların bence en büyük zarar verdiği şey; evet kavramlar, evet ilişkiler ama aynı zamanda mahremiyet duygusu. Dışarıyla sosyalleşmek, dışarıdan haber almak, birbiriyle iletişim kurmak başka bir şey. Ama bütün mahremiyeti bu kadar rahat, bu kadar göz önüne sermek ve bunun üzerinden de etkileşim almak için… Arkasında başka bir çıkar meselesi var. Performans insanı olabilmek için… Yani o performansı artırabilmek için bu mahremiyeti bu kadar gözler önüne sermek, bir taraftan da onu izleyenlerde o yapay ilişkinin “Evet, böyle olması gerektiği”ne dair bir algıya sebep görüyor. Ben, çocuk-eş, öğretmen-öğrenci, doktor-hasta gibi mahrem alanların bu kadar rahat bir şekilde görünür kılınmasının çok ciddi anlamda sıkıntıları olduğunu düşünüyorum. Bizim o ilişkiye yüklediğimiz anlamın, değerini düşürüyor. Bir ilişkinin anlamı aynı zamanda kendine özel olmasıyla, iki kişi arasında başka bir dil kurulmasıyla alakalıdır ve herkes dışarıda kalır. Bu bazen karı-koca olabilir. Karı-koca ilişkisi içerisinde mesela çocuklar dışarıda kalmalıdır, değil mi? Mahremiyet duygusunda… İşte bizde ne vardır: “Çocuklar duymasın.” İşte anne-baba, ikisi arasındaki ilişkide, çocukların haberi olmamalıdır.
Şimdi ama tam tersi: Karı-koca, gelin-kayınvalide, damat-kayınpeder… Bütün ilişkilerin bu kadar görünür olması ve mahrem alanı bu kadar rahat açması, o ilişkinin değerini de azaltıyor. Bu ilişkilere yüklenen anlamı da azaltıyor.
SOSYAL MEDYAKİ SÜREKLİ YETİŞME KAYGISI DÖNÜŞTÜRÜYOR
Sosyal medyanın en önemli, negatif taraflarından bir tanesi bu mesela. Dediniz ya “performans.” Şimdi sürekli önümüze bir çıta konuluyor ya da bir hedef konuluyor. “Evet, böyle yaşıyorlarmış, buraya gidiyorlarmış, böyle bir ilişki biçimi varmış.” İlişki biçimi bazen bir evlilik teklifi olabiliyor, bazen bir yıl dönümü olabiliyor, bazen çocuğun merasimleri olabiliyor. Ve siz sürekli ona yetişme kaygısıyla çocuğunuzu, eşinizi, annenizi ona göre dönüştürmeye çalışıyorsunuz.
Ben onu tiyatro sahnesine benzetiyorum. Elinize bir metin veriliyor, o metne göre siz de kendi hayatınızı yorumluyorsunuz. Hayır, bizim ortak değerlerimiz var. Kendi bireyselliğimizi farklı algılıyoruz. Hepimiz biricik bir ailenin üyesiyiz; ortak değerlerimiz var. Diğerine benzemek zorunda değiliz, diğeriyle yarışmak zorunda değiliz. Bir de şunu da söylemek lazım, aslında bence bizim dönüştürmemiz gereken meselelerden bir tanesi de “rekabet.” Yani aile içinde rekabet, arkadaşlarımızla rekabet, çevremizle, akrabalarımızla rekabet… O rekabet duygusu, sosyal medyanın çok ciddi anlamda beslendiği bir şey.
SINIRI BELİRLEYEMİYORUZ, NEFSİN SINIRI YOK
Ya bizim şöyle hikâyelerimiz var; selfie çekerken düşme, işte içerik üretirken zarar görme… Zaman zaman düşünüyorum: “Ne gerek var?” Mesela ölen insanlar var, bakın. Yani etkileşim uğruna içerik üretirken… Aslında gerek yok. Kişi kendi anlamını onun üzerinden buluyor. Tatmin oluyor.
Yok. Çünkü sınırı belirlemiyoruz. Benliğe hizmet ettiğimiz için benliğe hizmet ettiğimiz sürece sınır yoktur. Nefsin sınırı yoktur. O yüzden kurallar, değerler, bazı toplumsal normlar, uzun sürede gelişmiş veya İslami, dini, ahlaki kurallarımız var… Nefsin bir sonu yok ve onu tatmin etme meselemiz de yok, mümkün değil ki.
Ama bizim sınırlarımızın şu anda geçişkenliği yüksek. “Sınırlar belirsiz” demiyorum, geçişkenliği çok yüksek. O sınırları belirleyecek en önemli meselemiz, Teoman Hocanın dediği gibi dindir.

REKABET ÇOK FAZLA CAMİDE BİLE “BİZ”E DÖNÜŞMÜYORUZ
Şunu da söylemekte fayda var: O “benlik” meselesi yani bir “biz”e dönüşürken, bizim kitlesel olarak da çok yerimiz var; okul, üniversite, çalışma alanları… Şimdi tabii uzaktan çalışma, evden çalışma gibi normlar var. Belki onu da başka bir şekilde tartışırız. Onlar da çünkü zaman içerisinde başka sıkıntıları beraberinde getiriyor. Alakalı sorunlarla ilgili ciddi çalışmalar var, özellikle “yalnızlaşma” etkisine dair. Fakat “camide birleşme,” “okulda birleşme,” “çalışma hayatında birleşme” meselesinde rekabet o kadar can yakıcı ki “biz”e dönüşmüyor, burada sıkıntı yaşıyoruz. Bakın, biz’e dönüşmediğimiz için “bir” olarak da var olmak istemiyoruz. “Biz” olarak var olmak istemiyoruz, bütünleşmek istemiyoruz. Dolayısıyla o bizim işte camide birleşerek, hani hepimizin eşit olduğu bir mekân… Sonrasında işte başka mekanlarda sürekli rekabet, sürekli öne geçme… “En başarılı…” Enlere takınıldığı için, eşitlikten ziyade “eşit olma” meselesinden ya da “birbirimizle aynılık” derken şundan bahsediyorum: İnsan olarak aynıyız. Tabii ki hepimiz çok farklıyız.
Tam da bu. Robotik bir hayata dönüşüyoruz. Bakın bu işte istatistikler açıklandığında yapılan yorumlara baktığımda ben hep gülümsüyorum. Biz verileri şöyle okumuyoruz: Uzun bir sürecin sonunda biz robotik bireylere dönüşüyoruz. Aynı performansı göstermeye çalışan, onun yaptığını yapmaya çalışan, onunla rekabet edip daha da güçlü, daha da kariyerli, daha da başarılı, daha da çok tüketen… Hep burada arıyoruz.
Çünkü her şeyi satın alabiliyoruz. Bu arada sosyal medyanın en temel sıkıntılarından bir tanesi de bu.
KADIN VE ERKEK ROLLERİ BİRBİRİNE KARIŞTI
Bu, Türkiye toplumunda farklı mahallelerde, farklı gruplarda farklı deneyimleniyor. Bir defa şunu gözden kaçırmayalım lütfen: Türkiye’de, tam da yetiştirme meselesinden dolayı, erkek ve kadın rolleri birbirine karışmış durumda. Bunu, “haklarda eşitlik” bağlamında söylemiyorum ama erkek ve kadın meselesinde erkeklere yüklenen aynı zamanda birçok sorumluluk var. Beklentiler değişiyor. Sosyal medya aracılığıyla işte çok lüks bir evlilik teklifi, çok fazla tüketim, kadını çok fazla mutlu etme meselesi parasal olarak, maddi olarak… Çünkü sürekli dayatılıyor. Erkekler bundan ciddi anlamda kaçınıyor. Ben burada erkekler tarafından konuşmak durumundayım çünkü görebiliyorum. Ve şöyle bir cümle söylüyor: “Hayat müşterek ise ben niye bunları karşılıyorum?”
KADIN SORUMLULUK ALMIYOR, ERKEKLER KADINSILAŞTI
Şimdi bir erkeklerin kaçış durumu var. Fakat kadının kaçış noktasını da söyleyelim. Şimdi Trabzon’da bir laf var: “Pis işleri erkekler yapar” diye. Mesela arabanın lastiği patlamışsa bunu erkek yapar. Ya da işte çöpü erkek atar. Yani fiziksel olarak zor işleri erkek yapar. Hayat müşterek meselesine geldiğimizde kadın ve erkek rolleri birbirine karıştı. Kadının yüklendiği roller çok daha fazlalaştı. Özellikle kadının istihdama girişiyle birlikte. Dolayısıyla kadın şöyle düşünüyor: “Ben neden bu işleri de sorumluluk olarak alayım?” Çünkü erkekler kadınsılaştı. Bunun sebeplerinden bir tanesi, erkek ve kadın eşitliğini, haklarda eşitlik değil de biyolojik eşitlik olarak sağladığımızı sanmamız. Yani bunu bu şekilde sürekli empoze ettiğimiz zaman, kusura bakmasın kimse, bunun sonucu gelecek olan şey erkek ve kadın rolleri veya beklentilerinin değişmesi… O zaman erkek diyecek ki; “Eşitlikse bugün sen yap.” Bu, gerçek hayatta işlemiyor. Her ne kadar teorik olarak ifade edersek edelim. Bakın, gerçek hayatta işlemediğinin en büyük göstergesi şurada: Bir yangın olduğunda, bir savaş olduğunda ne diyoruz? “Önce çocuklar ve kadınlar.” Değil mi? Bu kadar yaradılışla kavga etmenin bir anlamı yok. Yaradılışla kavga ettiğiniz takdirde siz yenileceksiniz, kesin.
MUHAFAZAKAR CAMİADA KADINLAR DAHA MÜCADELECİ
İkinci sebebi de söyleyeyim, özellikle muhafazakâr camia açısından söylüyorum bunu: Kadın ve erkek arasındaki anlayış farkı giderek açılıyor. Yani kadınlar daha fazla derinleşirken, daha fazla hayatı sorgularken, daha fazla anlamlandırırken ve daha fazla mücadeleci iken, erkekler burada biraz daha kolay yolu seçip mücadele noktasında daha yüzeysel bakıyorlar.
BİR TANE ERKEK GÖREMEDİM
Şöyle söyleyeyim: Bir kadın, diyelim ki muhafazakâr camiadan söylüyorum yine, çünkü birçok öğrencim var… Toplumsal meselelere daha duyarlı iken, toplumsal meseleyi çok ciddi anlamda içselleştirirken, örnek vereyim size: Filistin meselesinde, Metrobüs kullandım ben İstanbul’da, dört kadın gördüm, aynı gün içerisinde Filistin bayrağını taşıyan, işte şal yapmış, çantasına bağlamış… Ama bir tane erkek görmedim. Ben iyi bir gözlemciyimdir.
O KADINLAR ÖYLE BİR ADAMLA EVLENMEZ
Tam da bu. Dolayısıyla böyle bir farkındalığı olan bir kadının -zaten o kadınların ciddi anlamda evlenme meselesi var- sizce krediyle ev alma derdi olan, arabasını yükseltme derdi olan bir adamla evlenme şansı nedir?
KURTULUŞUMUZUN ANAHTARI, O KADINLARIN ÇOCUK YETİŞTİRMESİNDE
Bir de o kadınların çocukları olmalı. Bakın, bizim toplumsal olarak kurtuluşumuzun anahtarı, o kadınların çocuk yetiştirmesinde.
“Kadın doğulmaz, kadın olunur.” şeklindeki o meşhur ifadeyle, -özellikle toplumsal cinsiyet savunucularının sahiplendiği- biz burada; yaradılışın farklılaşmasına ya da yaradılışla kavgaya doğru gidiyoruz. Şunu söyleyebilirler: “Toplumsal düzen böyle mi olmalıdır?” Toplumsal düzen böyle olmadığında yaşadıklarımızı biliyoruz, geçmişe iyi baktığımızda. Dolayısıyla toplumsal düzeni yaradılış üzerinden farklılaştırarak yeniden kuracağımız düşüncesi, o toplumsal düzen değil, çok ciddi anlamda toplumsal düzensizlik, kaos ortaya çıkaracak. Ve bu hepimiz için risk, hepimizi vuracak. Bu düzensizlik.













