
‘Bir Başka Mesele’nin bu haftaki konuğu, Maturidilik üzerine çalışmalarıyla genç yaşta otorite olan; akaid, kelam ve mantık ağırlıklı temel İslami ilimler alanındaki ders videoları hayli ilgi gören Melikşah Sezen oldu. Sezen, Gazze’nin birçok alanda şuurumuzu yeniden tazelediğini söylerken, “Bu da bizim modernizm ile dinî değerler arasındaki ilişkiyi nasıl tanzim edeceğimiz, evrensel değerlere, hukuka, bilime nasıl bakacağımız kadar her şeyi yeniden sorgulamamıza vesile oldu” dedi.
Kendisini uzun zamandır takip ediyorum. Çok sayıda kitabı var. Özellikle de Maturidilik üzerine çalışmalarıyla genç yaşta otorite oldu. Melikşah Sezen’den söz ediyorum. Akaid, kelam ve mantık ağırlıklı temel İslami ilimler alanında kayda alınan ders videoları hayli ilgi görüyor. Binlerce öğrencisi var ve Sezen kendisini ilim talebesi olarak tanımlıyor. Konuştuğunuzda bu birikimin nereden geldiğini anlamak için ister istemez günde kaç saat okuduğunu sormak gereği duyuyorsunuz. Sekiz saatin altına düşmüyormuş. Melikşah Sezen ile ele almamız gereken meseleler vardı ve “modernizm” özelimde Müslümanlığı konuştuk. Melikşah Hoca, bu çağda Müslümanca yaşamanın mümkün olup olmadığına yanıtlar verdi, İslam’ın bilim ve teknolojiyle ilişkisini anlattı. Çok net, derinlikli analizler yaptı. Ana referansın Kur’an ile Sünnet-i Seniyye olduğunu ancak Müslümanın düşünerek, gelişerek ve çağı yakalamak, çağa yön vermek zorunda olduğunu da işaret etti.
Röportajın tamamı yine tam deşifre olarak sitemizde, sohbet kaydı ise ‘Bir Başka Mesele’ serisinin yeni bölümü olarak Yeni Şafak’ın Youtube kanalında.
Şimdiden ilan edeyim, haftaya konuğum Doç. Dr. Nergis Dama olacak. İnsanın yalnızlaşmasını, bunun sebeplerini ve ağır sonuçlarını konuşacağız.
Söz şimdi Melikşah Sezen’de…
Modern, aslında zamanı yakalayan, zamanın içerisinde asrî, çağdaş, muasır anlamında kullandığımız bir kavram. Tek başına menfî ya da müspet bir anlamı yok. Bunu menfî ya da müspet bir hâle biz çeviriyoruz. Genelde güncel hayatımızda bu buhranlarla ilişkilendirildiği için daha çok menfî bir çağrışıma sahip aslında ama bunlardan arındırılmış olarak bakarsak modern kelimesinin ne müspet ne menfî bir şeyi yok. Yalnızca içinde yaşanılan zamanı, gerçekleriyle irtibat kurup bunu ıskalamadan bir toplum okuması, insan okuması, bilim okuması, kültür okuması yapabilme anlayışı demek; böyle tarif edebiliriz.
MÜSLÜMAN DEMEN İHTİYAÇ MİKTARINCA MODERN DEMEK
Yani kâmil anlamında soruyorsa, aslında “Müslüman” kelimesi muhtevasında modernliği de taşıyor zaten. Yani onun başına bir “modern” ya da “sosyalist Müslüman” ya da “şöyle Müslüman, böyle Müslüman” gibi bir takıya gerek yok. “Müslüman” kelimesi, kendi içerisinde kıymet hükmü bakımından bunun taşıdığı bütün kemalât vasıflarını barındıran bir isim. Dolayısıyla Müslüman demek, ihtiyaç miktarınca modern demektir. Yani bunu açayım mı bilmiyorum.
İNSAN “ANLAMSIZLIK” OLGUSUNDAN ÇOK RAHATSIZ OLUR
Şimdi biz herhangi bir ismi, herhangi bir kimliği taşımaya başladığımız anda bu kimlik nevzuhur olarak meydana gelmiyor. Müslümanlık aslında İslâmî değerler kümesi üzerinde yükselen ve o değerlere bağlı kalındığı müddetçe o sıfatı taşıyabileceğiniz bir isim. İslâm’ın kurucu değerleri işte Kur’an, Sünnet, Selef-i Sâlihîn, icma, kıyas… Şer’î delil olma vasfını taşıyan, bizim ayaklarımızı bastığımız, kimliğimizi onlar üzerine inşa ettiğimiz bir temel var. Bunlar bizim değerler kümemiz. Bu değerler kümesi üzerinde yeni inşalar yapıyoruz ve bu münasebet kesildiği takdirde o sıfatı taşımaya lâyık olmuyoruz. Sıfatlar kesildiği zaman da içi boş bir etikete dönüyor. Dolayısıyla biz o münasebeti taşımaya devam ederken bir de zamanla mekân değişiyor ister istemez. Yani coğrafya değiştiği zaman, bizim muhatap olduğumuz sorunlar, kültür etkileşimi, insan yapısı, coğrafî unsurlar, demografik yapı değişiyor. Öte yandan zaman değiştikçe insanın psikolojik yapısı, işte edindiğimiz bilimsel bilgiler, keşifler, icatlar değişiyor; teknik, teknoloji değişiyor. Dolayısıyla hayat bizim karşımıza yeni sorunlar çıkartıyor. Birçok alanda —iktisattan sosyolojiye, psikolojiden dine kadar— yeni problemlerle karşı karşıya geliyoruz. İnsanoğlu doğası gereği anlamsızlık ihtiyacından daima kaçmaya çalışan bir zihni yapıya sahiptir. İnsan, “anlamsızlık” olgusundan çok rahatsız olur; bu gündelik hayatımızın pratik şeylerinde de böyledir, en ulvî meselelerde de böyledir. Bu irtibatı kurarken istiyoruz ki hem bizi biz yaptığını düşündüğümüz değerlerle münasebeti doğru ve sağlıklı sürdürelim, hem de içinde yaşadığımız bu zamanın teknik, teknoloji, kültür, sanat, spor gibi bütün unsurlarıyla da ilişkimizi sağlıklı, randımanlı sürdürelim ve bunlar arasında da bir uyum olsun, bir gerilim olmasın. Ama bunu yapmak kolay değil tabii, şu anda ifade ettik ama bu dile kolay bir iş.
GERÇEKLİKLE ÇATIŞMAK DİYE BİR ŞEY MÜMKÜN DEĞİL

Gibi görünüyor ilk başta, çünkü hem bunlar arasındaki anlam ilişkisi de muğlak. Birini diğerine tercih edip, diğerlerinden tamamen feragat etmeyelim, terk etmeyelim istiyoruz. Öyle olduğu zaman da insanlar bocalamaya başlıyor. Çünkü adını andığımız üzere “interdisipliner” diyebileceğimiz, çok alanlı bir iş yapmamız lazım altından kalkmamız için. Bu taraftan değerler kümesine sâdık kalalım, kurucu değerlerimizden taviz vermeyelim dediğimizde, öteki taraftan taviz vermeye başladığınızda, önceliği buraya verdiğimizde ister istemez şöyle bir durum oluyor: Yani geleneğe bağlılık, bu değerler kümesinin ürettiği birikime bağlılık, sadakat kazandığında biz şu an yaşayan ama yüzünü ve çehresini geçmişe dönmüş bireyler hâline gelebiliyoruz ve daha çok dinle, kültürle, tarihle ilişkisini yoğunlaştırmış, dolayısıyla bugünde yaşayan nostaljik bir figüre dönebiliyoruz. Diğer taraftan da burayla olan ilişkimizi azaltıp zamanı yakalama konusunda bir gayret göstermeye başladığımızda, teraziyi biraz buraya ağırlık verecek şekilde bastırdığınızda, bu sefer de evet, kültürden, sanattan, bilimden, fenden behresini doldurmuş ama öteki taraftan dinle ilişkisini biraz daha zayıflatmış oluyoruz. Dolayısıyla bu da bizim uhrevî yolculuğumuz anlamında ayaklarımızı nereye bastığımız konusunda, sürekli felsefî, kelâmî problemlerde bizi tatmin etmeyen “Acaba taviz mi veriyoruz, ahiretimizi boşluğa, sallantıya mı bırakıyoruz?” gibi bir duyguya sürüklüyor. İnsan bunu aşmak istiyor. Aslında din dediğimiz olgu —yani Muâz bin Cebel’e nispetle bilinen meşhur bir hadis vardır, mâlum— Resul-i Ekrem, bir vâlilik vazifesi olarak kendisini vazifelendirdiğinde ona “Orada halletmen gereken, sana arz edilen bir mesele takdim edildiğinde bunu nasıl çözersin?” diye buyuruluyor. Muâz bin Cebel de diyor ki: “Ben bunu Allah’ın Kitabına arz ederim; orada bakarım, cevap varsa onu tatbik ederim. Bulamazsam Resulullah’ın Sünnetine başvururum. Orada da bulamazsam o zaman kendi anlayışım istikametinde bir içtihatta bulunurum.” O basamağa nasıl geleceğini de söylemiş oluyor; aslında bir yol haritası çiziyor bizim için. Buradan sonra görüyoruz ki hadis rivayetinde metin bize şunu gösteriyor: “Allah Resulü aslında sevindi.” Yani bu anlayış aslında arzulanan, takdir edilesi bir anlayış. Aslında İslâm dediğimiz şey, işte Müslümandan böyle bir performans —en azından Müslüman fakihlerden, âlimlerden, toplumu yönlendirecek makamda olan insanlardan— bekliyor. Gerçeklikle çatışmak diye bir şey mümkün değil. İslâm, gerçekliği yok sayarak ütopik bir dünya inşa etmek üzerine bir teklifte ve davette bulunmuyor. Dolayısıyla modernizm dediğimiz şey, yadsınamaz bir şekilde çağın gerçeklerinin hayatımıza girdiği an demek. Şu anda biz dijitalleşmenin, işte yapay zekânın, kuantumun, CERN deneylerinin, birçok unsurun hayatımıza girdiği; antropolojinin, arkeolojinin bize yeni veriler sunduğu; insan psikolojisinin, nörolojinin, biyolojinin bize yeni parametreler, yeni bakış açıları sunduğu bir denklemdeyiz. Eski düşüncelerimiz, kültür faaliyetimiz, doğru bildiğimiz birçok şeyin altı zayıfladı, değişti; ister istemez bunların içini farklı doldurmaya başladık. Dolayısıyla bilimsel anlayışımız değiştiği zaman, kozmoloji anlayışımız değiştiği zaman, tabiata bakışımız, bitkiye bakışımız, insana bakışımız değiştiği zaman ister istemez bunlarla dinimiz arasında nasıl ilişki kurmamız gerektiğine dair, bu inanç kümesinin —ayaklarımızı bastığımız o pergelin sabit ayağı dediğimiz yerin— oradan sapmaması gerektiğini hissediyoruz. Ama öteki taraftan da bu değişimler de bir gerçek. Yani gözümüzle görüyoruz, işte icat yapılıyor, teknoloji, istifade ediyoruz, hayatımızı kolaylaştırıyor, dünyaya yön veriyor, iktisadî bir kalkınma sağlıyor vs. Dolayısıyla bu aradaki gerilim de bize diyor ki aslında bu hadis-i şerif, biraz önce zikrettiğim Kur’an rehber; döndüğümüz bir aslî adres. Sünnet-i Seniyye keza öyle, ama bunlar değişen zaman ve mekân şartları içerisinde Müslüman âlimlerce içtihat edilerek zamana aplike edilmek, uyarlanmak durumunda olan aslî değerler. Dolayısıyla Müslümanlık eğer Muâz bin Cebel örnekliğinde “Muâz bin Cebel güzel bir Müslümandı” ifadesini tereddütsüz söyleyebiliyorsa, aslında o Müslümanlığın güzelliği içerisinde zamana eşlik edebilme ameliyesinin onda mevcut olması da yatıyor.
İSLAM’I YALNIZ KUR’AN VE SÜNNET OLARAK ANLAMAK HATA PAYIDIR
Hiç şüphesiz. İslâm dediğimizde biz bunu yalnızca Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olarak anlıyorsak, orada zihnimizde bir hata payı var aslında. İslâm kelimesini, evet, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye üzerinden daha kısa yoldan buluşuyoruz ama onlar Cenâb-ı Hakk’ın bize gönderdiği lafzî âyetleri. Bir de Cenâb-ı Hakk’ın bu “âlem” dediğimiz ve keşfettiğimiz; bilim, teknik, fen dediğimiz sahada aslında ona muarız bir yer değil. Cenâb-ı Hakk’ın bu da kevnî âyetleri. Dolayısıyla İslâm aslında, ha dış dünyayı tanıyarak gerçeklikle, hakikatte olan ilişkimizin seviyesini yükseltmişiz, ha Kur’an-ı Kerim ile Sünnet-i Seniyye ile olan ilişkimizi yükseltmişiz, aslında ikisi birbirine zıt, birbirini nakzeden şeyler söylemeyen, aynı kaynaktan —biri Cenâb-ı Hakk’ın ef’âli, diğeri kelâmı— olarak karşımızda duran şeyler olarak bilmemiz lazım. İslâm’ı bu manada anlarsak aslında doğru yerine oturturuz. Öteki türlü bir gerilim varmış hissini duymaya devam ediyoruz.
Medeniyetin bir parçası, evet. İçinde… Yani bizim eskilerin tabiri var, “İbnü’l-vakt.” Vakti yakalamak, vakti ıskalamamak demek. Modernizm bu demek aslında.
MÜSLÜMANLAR BELGESEL TAKİPÇİLİĞİ YAPIYOR
Oradaki psikolojik mahcubiyeti şundan dolayı yaşıyoruz. Ben bunu defalarca dile getirdim, artık millet bana saldıracak belki de ama tekrar edeyim: Yani Müslümanlığı temsil etme makamında çok kıymetli isimler olsa bile, kamuoyunun önünde çok fazla böyle hem dinî ilimlere vâkıf hem zamanın ve mekânın nereye gittiğini anlayabilecek —işte biraz önce andığımız, evrim konuşulurken evrime eşlik edebilecek, efendim psikoloji konuşulurken bugün psikologlar ne konuşuyor buna eşlik edebilecek, ne bileyim CERN deneylerinde ne yapılıyor, yani fizik çalışmaları, teorik fizik çalışmaları nereye gidiyor, ya da modern felsefe, yani “yeni realizm” gibi nereye gidiyor bunlar— bunları konuşabilecek; işte Japonya’dan Amerika’ya kadar uzanan dünya sathında düşünen, fikir üreten entelektüel zihinler hangi meselelerle meşgul? Bunlara gerçekten ayakları yere basarak eşlik edebilecek çok figür bulamadığımız için Müslümanlar buralarda biraz daha belgesel takipçiliği yapıyoruz. Belgesel seviyesinde…
DİN KONUŞURKEN BİLE O KAYBI YAŞIYORUZ
Mesela normal gündelik hayatımızda da birisi hayvanlar âlemi konuşulurken, şurada ciddi bir mesele… Ona eşlik edebileceği düzey, aslında dün izlediği belgeseldeki seviyedir. Yani dünyaya eşlik etmemizin durumu da birazcık insaflı bakarsak bu seviyede. Yani çok ikincil durumlardan hareketle bakıyoruz. Tabii dediğim gibi, nitelikli olarak oraya eşlik eden insanlar muhakkak var, kıymetli isimlerimiz var ama bunlar hani istenen nispette çok az kalıyor. Dolayısıyla bunlar toplumun genelinde bir özgüven tazelemesi, psikolojik olarak kendimizi tekrar böyle mağrur kılabilecek bir yerden bakmamıza müsaade etmiyor. Şu anda biraz daha mahcubuz. Çünkü hem iktisadî olarak gerideyiz, siyasî olarak bazı makasın kapanmadığı yerler var; ama işte şu anda İHA, SİHA gibi konuştuğumuz teknolojik bazı alanlarda yatırım yapıyoruz, tıp sektöründe bazı başarılarımız var ama birçok başka alanda da bazı geride kalmışlıklarımız var. Dolayısıyla o “eşlik edememe” duygusuyla —yani biz sadece din konuşuyoruz— bu arada din konuşurken bile o kaybı yaşıyoruz. Yani eski Osmanlı’nın son döneminde ulema kadrosu deyince, İslâmî ilimler ve hukukta böyle “yedi tuğra sahibi” derler; yani eli İslâm ilimlerinin birçok sahasına uzanan, fıkıh ilminden kelâma, aynı zamanda tefsirden aynı zamanda hadise, hadis usulüne kadar hepsinde otorite olabilecek Zâhit Kevserî gibi, Mustafa Sabri gibi isimler yetiştirmişken, Elmalılı Efendi gibi… Ama şimdi bir bakıyorsun, uzmanlaşma adı altında tek bir sahanın bile aslında donanımına sahip olmayan, bunları bile tam anlamıyla biliyor mu bilmiyor mu tereddüdü taşıdığımız isimlerle muhatap olmaktan dolayı o psikolojik mağlubiyeti bugünün insanı ister istemez daha yüksek seviyede yaşıyor. Tabii bunun işte siyasî bazı sebepleri oldu —Türkiye’nin yaşadığı, Osmanlı’dan sonra yaşadığı bazı tarihî tecrübeler—, öte yandan dünyanın kaotik dönüşüm hızı buna eşlik etmeyi zorlaştırıyor. Bir de buna küresel diyelim ki planlar, “teşhir toplumu” olduk, işte hedonizme döndük yüzümüzü ister istemez; biraz hazcı dünya görüşü hepimizin meşguliyeti… İdealist olmaktan çıkartıp daha kısa vadeli ve haz merkezli bir yere çevirdi. Bunların tabii ki de zararları bizde psikolojik olarak uç vermeye başladı.
BATI DÜŞÜNCESİNE BAKIŞIMIZDA MAĞLUBİYET VAR

Disiplin. Yani tabii ki de o manada da disiplin… Biz metafizik olarak da yani ayaklarımızı nereye basacağız konusunda, kültürümüz kadim dünyadan itibaren ulema kadrosu hep bu meselelerin aslında neresinde durmamız gerektiğini, işte din-bilim geriliminde diye, siyaset geriliminde nerelerde nasıl davranmamız gerektiğini düşünmüşler. Çok düşünce egzersizleri yapmışlar ve ümmete gerçekten bu manada bizim zihnimizi yönlendirecek çok müktesebat bırakmışlar. Bugün bunlarla buluşmak bizi rahatlatıyor zaten. Yani işte geleneğin bize sunduğu katkılardan en büyüğü belki budur: Biz Amerika’yı yeniden fethetmiyoruz. Birçok konuşulmuş, düşünülmüş meseleyi tekrar dönüp baktığımızda, bunların konuşulduğunu fark edip yol kısaltabiliriz. Ama öteki taraftan bir de dediğim gibi gerçekler var. Yani dünyanın gittiği yeri… Yeni, yani dijitalleşme diye bir şeyden bahsediyoruz; işte para değişiyor, dünya değişiyor, sanal mecraların gücü, hayatımızdaki alanı değişiyor. Bunları yok saymak mümkün değil. Yani artık “Böyle bir dünya olmasın, bununla ilişkimizi keselim, sanal ve dijitalleşmenin olmadığı bir dünyayı yeniden inşa edelim.” demek çok gerçekçi değil. Ama bunun içerisinde Müslümanca yaşamak nasıl olacak, içtihadını üretebilecek bir kadro… Yani hem ayaklarımızı bastığımız o değerler kümesine vukufiyet olacak ama öteki taraftan işte o Muâz bin Cebel hadisinin ilham ettiği surette bir de buradan hareketle zamanı ve mekânı imar eden Müslümanca, dindarâne tavrın nasıl olması gerektiğine dair de düzgün bir içtihat üretebilecek… Fakat bunu yapmak için tabii zamanı da doğru tanımak lazım. Yani bir belgesel hürriyetinden çıkartıp, “Gerçekten dünyada ne düşünülüyor?” bunu sindirmek lazım. Biz biraz daha psikolojik mağlubiyetin getirdiği şeyden dolayı, Batı düşüncesine, teknolojisine biraz daha “tü kaka” cinsiyle bakıyoruz.
DÜNYANIN DEĞİŞEN DİNAMİKLERİ İLE GERİLİM YAŞAMAK DİNDARLIK DEĞİLDİR

Bu gerilimi onunla aşacağımızı sanıyoruz; yani bizi koruyacak. Hâlbuki gerçeğin kendisi, ilerlemenin kendisi, var olan dünyanın değişen dinamikleri ile bir gerilim yaşamak, dindarlık demek değil. Ya da bu takva demek de değil. Yani bu da yanlış anlaşılabiliyor. Dünyadan elimizi çekmek, zühde yönelmek, takvaya yönelmek kemalâtlı bir vasıftır ama tasavvufun en büyük ilkelerinden bir tanesi de “Halk içinde Hak ile beraber olmak”tır. Yani halkın gerçekliğine sırtımızı dönerek bir İslâm tasavvuru bizi doğru bir zühd anlayışına, tasavvuf anlayışına götürmeyecek zaten. Dolayısıyla bunların ikisini birleştirecek bir yoruma her konuda, siyasetten kültüre kadar, yeniden el atmamız lazım. Şu anda bunu aslında gerçekleştirmeye teşebbüs ediyoruz.
Diyelim ki felsefî alandan bir örnek vereyim: realizm… Yani Aydınlanma sonrası gerçekten “Hakikat var mıdır, hakikat arayışı” dediğimiz felsefî, dinî mesai zayıfladı. Yani onlara yönelik çok eleştiri yöneltildi, tenkit yapıldı. Evrim teorisi mesela bunun zayıflamasına sebep olmaya başladı. Oradan sonra bilimsel çalışmaların her biri, dinlerin sanki altına atılmış bir dinamit gibi… Batı dünyası bu krizi çok ciddi yaşadı zaten, malumunuz orada deizm gibi şeyler daha önden başladı zaten, patlak verdi. Yani dinlerle olan ilişkinin zayıflaması Batı’da daha erken tecrübe edildi. Bu tercümeler ve çeşitli münasebetler ile bizlere de intikal etti, bu düşünceler bizim de hayatımızda daha fazla ses bulmaya başladı. Ama o günden bize miras kalan bazı meseleler oldu. Mesela diyelim ki dinlerin söylediği “hakikat” ifadesi… Gerçekten dış dünyada bir hakikat var mı? Felsefe olarak realizm denilen mesele, gerçekten tekrar temellendirilmeye muhtaç hâle getirildi. Ama bugün bakıyoruz, Batı’da da bizim dünyamızda da “yeni realizm”in, hakikatin gerçekten var olduğuna dair felsefî düşüncelerin daha kıvam kazanarak tekrar gündemimize girdiğini görüyoruz. İşte efendim, kuantum gibi… Kuantum, atom altı parçacıkların fiziğine dair sözler, kadim dünyada kelâm geleneğinin ürettiği teorik fizik bilgileri ile uzlaştırıcı imkân, olanaklar taşıyor. Bunu görebilmemizi sağlayan yeni akademik çalışmalar tekrar tedavüle giriyor. İşte siyaset anlayışımızda tekrar bir muhasebe yapabileceğimiz evreler yaşanıyor, yanlışlarla yüzleşiliyor. Yani bugün de bunun, mesela pratik hayatta da —işte “Kemalizm şöyle midir, böyle midir?” tartışmasının bir ayağı bile aslında— artık “Bunu revize etmeli miyiz, bunun artısı var, eksisi var” meselesidir. Dolayısıyla bunlar hayatımızın birçok alanında devreye giriyor. Yani bu tıpta da böyle, sosyolojide de böyle, psikolojide de böyle. Mesela Freud’un ‘Totem ve Tabu’ kitabını düşünürsek, mesela ona kalırsa; “Dinler aslında insanların psikolojik-evrimsel süreçte yaşadığı psikolojik duraklardan biri. Hakikati açıklayamadığımız için, baba ile evlât arasındaki gerilimin insan üzerinde bıraktığı travmatik etkilerden dolayı mesela böyle bir netice meydana geldi. O gerilim, böyle bir çekirdek hâlindeki gerilim böyle bir şey ortaya çıkardı” Kaba ifadesiyle… Jung bunu biraz geliştirdi. Akabinde süreçte de bir yol takip edildi ama bugün bakıyoruz, antropolojinin sunduğu birçok veri var, arkeolojinin sunduğu birçok veri var ve oradan üretilen tezlerin altı zayıfladı. Yani tekrar gördük ki aslında dinler bu korku-gerilim ilişkisinden doğmuyor. Yani babayla evlât arasındaki gerilimi bu kadar merkezi bir yere almak ve korku üzerine bir din tasavvuru inşa etmek, aslında ilk insan toplulukları üzerine yapılan arkeolojik ve antropolojik çalışmalarla zayıfladı. Çünkü görüyoruz ki onlar daha kabilevî ve daha kalabalık yaşıyorlardı. Dolayısıyla böyle bir gerilimin olmasına müsaade edilecek kadar küçük bir çekirdek toplum yok vesaire… Bu da tekrar o tezlerin ve dine yönelik taarruzun altının zayıflamasına, bu alanın tekrar güçlenmesine, bir özgüven tazelemesine vesile oldu gibi. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bunlar hayatımızda tekrar yerli yerine oturtmaya çalıştığımız, bir denge yakalamaya çalıştığımız konular olarak her bir örnekte yeniden tezahür ediyor.
GAZZE YENİ BİR İNSAN PROFİLİYLE BİZİ İRKİLTTİ

Biraz önce konuştuğumuz bu bağlamda, bu kadar hazcı, yani bu kadar pragmatik düşünen bir “yeni insan” figürünün olduğu bir yerde, aslında normalde bir insanın orayı terk etmesi ya da ne bileyim işyerinin satın alma talebi geldiğinde, evi satın alma talebi geldiğinde, o kârdan istifade etmesi, kendine yeni bir hayat kurması, daha müreffeh, daha huzurlu bir yaşamı tercih etmesi gerekiyordu. Ama bombalara rağmen, ölümlere rağmen, onca şehadete, zulme rağmen yerinden ayrılmayan, hiçbir hazza tenezzül etmeyen, yani o gündem üstü bir gündemi olan farklı insanlarla karşılaştık. Yeni bir insan profili bize hatırlatıldı. Dolayısıyla insanlar tabii ki şok oldu. Yani normalde bütün algısı, sahip oldukları hazlarla mutlu olan ve mutluluğu, saadeti yeni bir şeye sahip olabilmek gibi bir şey üzerinden kuran bir tüketim toplumunun —o refaha endeksli bir toplumun— algısı tekrar “Hayır, yani hiçbir şeye sahip olmaktan vazgeçtim, elimdeki her şeyi kaybetmek pahasına...” Saadeti aradığı yeri bambaşka bir adrese çevirmiş yeni bir insan topluluğu görmek durumunda kaldık. Bu da bizi biraz irkiltti doğrusu. Müslümanları bile irkiltti, bırak Batı’yı. Onlar o işin bataklığına saplanmış durumdaydı ama Müslümanlar bile —biz de ister istemez belli derecelerde dünyevîleşme hayatımıza giriyor tabii— cihat denilen mefhumun aslında hayatta nereye oturduğunu tekrar hatırlamış olduk.
Birçok alanda şuurumuzu yeniden tazeledi. Bu da bizim tabii dünya ile modernizm, dinî değerlerle bunlar arasındaki ilişki nasıl tanzim edeceğimiz ile siyasete, insan haklarına, evrensel değerlere, hakka, hukuka, bilime nasıl bakacağımız kadar her şeyi yeniden sorgulamamıza vesile oldu.
Tabii, hattâ elde imkânlar dâhilinde sonuna kadar kullanmak var.
YAHYA SİNVAR’IN SON NOKTASINI YÜZLERCE CİLT KİTAPLA YAPAMAYIZ

Yani “Düşmanın silahıyla silahlanma” dediğimiz olguyu Müslümanlar zaten bir defa hatırından çıkartmaması lazım. Bu bir hadîs-i nebevî olarak da zaten vazgeçemeyeceğimiz bir ilke. Ama bir de hayatın gerçekliği var. Yani hiçbir zaman silah çekmiş birine kılıçla mukabelede bulunmak mümkün değil. Ve hayatın gerçeğini hayal dünyasıyla yıkmak diye bir şey hiçbir zaman mümkün olmayacak. Dolayısıyla Hamas aslında o manada, bizim gene şuurumuzda bu bakışı da yerli yerine oturtmak için bir vesile. Evet, Hamas kadrosu içerisinde bulunan birçok insanın eğitim CV’si dışarıya sızdırıldı. Görüyoruz ki bu insanlar dünyadan el etek çekmiyorlar. Dünyadan el etek çekebilmek için aslında dünyaya verilmesi gereken değer kadar değer veriyorlar. Bu ikisini yerli yerine oturttuğumuz zaman anlayış, şuur, yaşantı… Yani Yahya Sinvar’ın yaşantısı ve son noktası bize nasıl bir örneklik temsil etti. Bunu yüzlerce cilt kitap yazarak belki yerine getiremezdik, ama o bir hayat örneklemesi, modellemesi olarak bizim karşımıza bunu koydu. Bunun alternatifini çok rahat edinebilirdi. Bugün dünyadaki insanların tamamı, daha yani müreffeh bir hayat için hemen başka bir devletin bünyesinde, başka bir toprakta hayatını yaşamak, orada daha düzgün bir maaşla yaşayıp günlük gülistanlık bir hayat yakalamak için mücadele ediyor. Ama hayat bundan ibaret değil, işte bunu görmemizi sağladı.
MODERN DÜNYADAN KOPMAK MÜMKÜN DEĞİL

Kesinlikle. Şimdi biz Müslüman olarak dünyaya —daha doğrusu şöyle ifade edeyim— biz Müslümanlık denilen bir teklife muhatap olduk ve onu kabul ettik. Fakat kabul ettiğimiz bu teklifin içinde şu var: Kabul ederken bunu anladık ki dünyanın daha adil, daha güzel, daha yaşanabilir formu ancak bu teklifin hayata tatbik edilmesiyle mümkün olur. Bu hem dünyada böyle hem de uhrevî saadet için böyle. Ama insanlara sunarken de bunu böyle sunmamız lazım. Diyeceğiz ki biz insanlara normalde Müslümanlığın daveti şu değil mi: Yalnızca uhrevî saadeti teklif etmiyorum sana; dünyada da eğer İslâm’ın getirdiği ölçülere, ilkelere riayet edersek dünya da bir saadet yurduna dönüşebilir —insanî nispette tabii ki de, insanın olduğu her yerde zaaf olacaktır, günah olacaktır, eksik olacaktır— ama yine de insanî sınırlar dâhilinde en yüksek seviyesini burada görebilirsin. Dolayısıyla insanlara bu teklifi sunduğumuz zaman içini de doldurmak zorundayız. Yani birisi, “Bu iktisadî sistem içerisinde İslâm iktisadı nasıl en iyiyi vaat ediyor?” dediği zaman, zamanı yakalamış ama o ilkeden de taviz vermeyen, ikisini mezcetmeyi başarmış bir teklif sunmamız lazım. İslâm hem şu şu ilkelere sadık kalmamızı emrediyor hem de bu ilkelere sadık kalırken bugünün gerçekleri içerisinde böyle bir iktisadı modelleyebiliriz dememiz lazım. Öte yandan işte tıp… Şifa arayacağız, evet, sıhhat bulacağız ama bir taraftan diyeceğiz ki insana dair bakışımız da şu şu ilkelere cari olmalı. Ama öteki taraftan bugünün getirdiği teknik imkânlar içerisinde insanın sıhhatine dair arama gayretimizde, insanın fizyolojisine, anatomisine, DNA’sına, RNA’sına bakarken, bakıştaki gözümüz bu ilkelerden beslenmeli. Bu dengeleri tüm alanlarda tespit ederek, "Şu anda ne konuşuluyor ve ne üretiliyor?" sorularını anlamak ve değerlendirmek önemlidir. Bilirsek, insanlar bizim söylediğimiz sözü dikkate almak zorunda kalacaklar, yadsınamayacak söz söylediğimizi fark etmek zorunda kalacaklar. Ama bugün Batı’nın ya da dünyanın bir yerinde üretilmiş son noktadaki bilgiyi eğer dikkate alacak seviyede takip etmiyorsak, aşağıdan yukarıda olan bir adama bağırıyormuşuz gibi hissediyorlar. Onlarla denklik yakalayıp, onları geçtikten sonra “O yol çıkmaz sokak, buradan gitmek lazım.” dediğimiz zaman sözümüzün bir itibarı olabiliyor. Bütün sahalarda yapmamız gereken, dünyanın gerçekliğiyle değerlerimiz arasındaki münasebeti kurup, o gerçeklik içerisinde doğru yolun nasıl takip edilmesi gerektiğine dair bir rota teklif etmek. İşte Müslümanlık teklifi bu olunca, modern dünyadan kopmak diye bir şey zaten doğal olarak mümkün olmuyor. Modernizmi inşa eden olmamız lazım ama ona tâbi kaldığımız sürece bu gerilim devam ediyor.
DÜNYEVİLEŞMEKTEN SON NEFESİMİZE KADAR KURTULUŞ YOK

İlk başta sınırları tanımamız lazım. Yani şu anda birçok Müslümanın —işte oruç özelinde, Ramazan ayı özelinde, içinde olduğumuz için o nispette cevaplarsak— aslında Müslümanların şunu hatırında tutması lazım: Bu dünya, biz hangi zaman zarfında yaşamış olsaydık, o zaman bize ağır gelecek ve problemli gelecekti? Çünkü bu dünya bize göre, inananlara göre bir imtihan yurdu. Ya, buranın “güllük gülistanlık” olmasını beklemek zaten dünyadaki varoluşumuzun anlamını, bu dünya dediğimiz yerin ne ifade ettiğini doğru anlamadığımızı gösterir. Hâlbuki burası bir imtihan yurdu, burası dünya hayat. “Dünya” kelimesi geçici demektir. Burada herhangi bir sağlıklı, sükûnet bulmuş, istikrar kazanmış, böyle huzur iklimi aramak beyhude bir iş. Dolayısıyla Müslüman olarak biz hangi dönemde yaşarsak yaşayalım, muhakkak orada bizi rahatsız edecek, bizi nefsimizle baş başa kalmak konusunda cehle çalışacak bir dünyayı karşımızda bulacağız. Dolayısıyla bu, “iklimin” değil, var olduğumuz muhitin problemi. Ve bunu aşmak için, bu gerilimi yaşamak için, bundan kurtulmaya çalışıyoruz ama hâlbuki bu bizi yanılsamaya götüren bir iş. Bundan kurtulamayacağımızı bilmemiz lazım. Bundan “kurtuluş” diye bir şey yok. Son nefesimize kadar, dünya, dünya nimetleri, dünyevîlik bizi çeldirmeye, nefsimizin içerisinde bir yol almaya sevk etmek için oyunlar sunacak, illüzyonlar yapacak ama biz de iyi olma ülküsünü içimizde tutmak için —yani Müslümanlık dediğimiz şeyden taviz vermemek adına, imtihanımızı düzgün, ahiret hayatımızı düzgün yaşayabilmek için— bu dünyada o çeldiricilerden nasıl kurtuluruz ve nasıl müstakim bir kul oluruz, hesabını yapmaya devam edeceğiz. Zaten kulluk dediğimiz de bu çeldiriciler karşısında —yani değişen zaman ve mekân pratikleri bize yeni yüzleriyle gelecek, biz de her defasında yeni gelen sorulara tekrar “Acaba nasıl doğru bir yerden bakarız?” mücadelesini verip Rabb’imize “Yâ Rab, gördün, ben elimden geldiğince müstakim bir hayat yaşamaya azmettim. Dolayısıyla eksiğim oldu, tövbe ettim, hata yaptım, yine huzuruna geldim, beni affet.” deme mücadelesi— ya, bundan arındırılmış bir dünya tasavvurunu bekleyerek hata ediyoruz aslında.
DOĞUM GÜNÜ PARTİSİNİ DEĞİL DE İFTAR SOFRASINI PAYLAŞIYORUZ
Tabii, ister istemez. Çünkü bir zihnin, yani bir medeniyetin kurucusu olmadığımız zaman, bir dönemin kurucusu olmadığımız zaman, oyun kurucuların bizi kodladığı bir algoritmanın parçası hâline geliyoruz. Dolayısıyla bu dönem kapitalist bir dönem; ister istemez o “hedonizm” dediğimiz, “teşhir toplumu” dediğimiz bir şey var. Bu algoritmaya çok fazla maruz kaldığımızda, adımız Müslüman dahi olsa, o nefis içeridedir, bize yüzünü Müslümanca göstererek aldatıyor. İster istemez biz de onlar gibi belki bir doğum günü partisini paylaşmıyoruz da iftar sofrasını paylaşıyoruz. O suret değiştiriyor, bizi masum bir şey yaptığımıza ikna ediyor ama aynı algoritmanın içerisine giriyoruz. Bu da ister istemez birçok alanda biz de o teşhir toplumunun, kendimizi gösterdikçe var olacağımızı, işte paylaştıkça, sanki tükettikçe mutlu olacağımız yanılsamasına bizi de sürüklüyor. İster istemez bunu yaşıyoruz.
RÛHÎ LİYAKATİMİZLE BİR DÖNEME TEVAFUK EDİYORUZ

Hiç şüphesiz öyle. Zaten ben aslında şöyle farklı bir yerden buna cevap vermeye çalışayım: Normalde insanların çok sorduğu sorulardan biridir, yani ben —bu kader meselesiyle ilişkilidir zaten aynı zamanda— “Ben neden bu dönemde yaratıldım? Yani ben de Resul-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm’ın yaşadığı zaman zarfında yaşasaydım, ya da daha müstakim Müslümanların bulunduğu bir zaman diliminde, mesela cihatların olduğu bir dönemde yaşasaydım da şehit düşseydim… Şimdi geldim zamanın âhirine, e böyle bir zamanı yaşamayı ben tercih etmedim ama burada bir adaletsizlik sanki yok mu?” gibi… Aslında tabii ki de biz inanan insanlar olarak biliyoruz ki hiçbir yerde, hayatın hiçbir anında bir zulüm yok. Yani ilâhî adalette bir sapma, şaşma, bir zulüm diye bir şey söz konusu değil. Bu inancımızın bir yüzü. Ama arka plana biraz daha intikal ettiğimizde şunu görüyoruz: Her insanın yaratılışı elbette bir ilâhî takdire tâbi olsa da nasların buyruklarının, ilâhî buyrukların gösterdiği istikamet şunu bildiriyor ki insanlar, daha bedenleri bilinmezden evvel —mâlumunuz bir ruhlar yaratılmıştı, halk edilmişti— ve her ruhun âleme gönderildiğinde, bu teklife muhatap olduğunda âlemi aklıyla, duygularıyla kavramaya başladığında bu ilâhî teklife nasıl muamele edeceği, nasıl tâbi olacağı ilm-i ezelîde sabitti. Ve ruhların liyakat derecesine göre bu dünyadaki yerimiz, konumumuz aslında ona mütenasip bir şekilde takdir edilmiş oldu. Yani kendi rûhî liyakatimizle bir bedene, bir döneme aslında tevafuk ediyoruz. Dolayısıyla biz o dönemlere, o nimetlere, ikramlara mazhar olabilecek bir rûhî liyakate sahip miydik sorusunu insaflı bir şekilde düşünmeye başladığımızda, görüyoruz ki aslında biz o dönemde yaşanan bir hadiseyi doğru anlamak ve sindirmek noktasında bile yeri gelince işin altından kalkamayız. Yani Hz. Ali – Hz. Muâviye meselesini yerli yerine koymak gibi tekil bir hadiseyi bile yıllarca tartışmadan çıkamıyoruz işin içinden. Ama o insanların hayatının içerisinde bir gündü bu. Yani biz bir günü bile hayatımız içerisinde yerli yerine oturtma mücadelesi veriyoruz da, o nimetlere ya da o imtihanlara maruz kaldığımızda bunun altından kalkabilecek bir adam mıyım, bir insan mıyım sorusunu sormuyoruz kendimize.
Maalesef biraz böyle bir yanılgıya düşüyoruz. Biraz cüretkârız bizde. Ama tabii ki de dediğim gibi biz imtihanımızı —bu, küçültmek için söylemedim— yani onların da imtihanları çok çetin ve Allah dağına göre kar veriyor; herkese kaldırabileceği nispette yük yüklüyor. Yani dolayısıyla bizim de kendimize nispetle bir yükümüz var. Kendi gücümüz nispetinde teklife muhatap oluyoruz ama yüksek dağların karını talep etmek de kendimize zulüm oluyor.
O KAPI BİZE DE AÇIK

Aynen. Ama işte o hayatın daha ulvî olduğunu düşünmek yanıltıcı. Yani şunu demek istiyorum, biz zamanı ve mekânı ulvi yapan şeyin, insanın imtihana kendi gücün nispetinde nasıl mukabele ettiğini anlamamız lazım. Bir cahiliyeden çıkmış toplum, İslâm tebliğine kendi kabiliyetleri, cibillî özellikleri miktarınca mukabelede bulundular, o denklem onları ulvîleştirdi. Ama aynı ulvîlik bugün de geçerli. Biz de bu dünyanın caydırıcı bir ton şeyine maruz kalıyoruz. Eğer orada yaşasaydık sahabe olacağımızı zannediyorsak, samimiyetle, aynı şeyi burada da yapabiliriz. Eğer gerçekten bu liyakata nâil olacağımızı düşünüyorsak… Bugünün de dünyanın çeşitli caydırıcılığı var. Ama bugün biz herhangi bir beldeye gitsek, Allah Resulü’nün görevlendirdiği bir sahabe gibi, o beldeyi acaba İslâmlaştırabilir miyiz, irfan katabilir miyiz, yeni bir soluk, yeni bir nefes getirebilir miyiz? Hayır. Kendimize mukayyet olamayacağımız bir yerde yaşıyoruz. Ama bugün de eğer bu performansı gösterebilirsek bize dereceleri katlamak gibi bir imkân bizden esirgenmiyor. O kapı bize de açık aslında.
GENÇLERİN MERAKI İLE ŞÜPHEYİ KARIŞTIRIYORUZ

Vallahi ben gençler üzerinde sorulduğu için bu sorunun, gençlerin merakıyla şüpheyi birbirine karıştırdığımızı düşünüyorum. Bana kalırsa bunlarda bir artış yok. Gençlik dediğimiz dönem, her konuya ilgi duyduğumuz, biraz daha cüretkâr olduğumuz, biraz daha fevrî sözler söyleyebileceğimiz, biyolojik olarak hormonal bir değişim yaşadığımız bir dönem. Bu ilgilerimize göre cüretkârlığımızın adresi değişiyor sadece. Kimisi siyasî konularda cüretkâr —yani vatanı, milleti kurtarma hülyası ile “Ümmetin, insanlığın, kendini, vatanın kendini beklediğini” düşünebiliyor—; kimisi dinleri —ya ümmetin kendini beklediğini düşünüp başka bir yerden çok sığ bir şey söylüyor ya da dinleri yok edeceğini düşünüyor, insanların fark etmediği açıkları, yanlışları kendisinin bulduğunu hayal ediyor—; kimisi bambaşka bir alanda, siyasette, kültürde, sanatta “yeni bir akım getireceğim” filan diye ortaya çıkabiliyor. Ama bunlar o yaş aralığının, o dönemin zihin değişiminin delikanlılığı —o “kanın deli akması” diyelim— getirdiği bir şey aslında. O dönemdeki gençlerin yaşadığı şey merak. Yani evet, zihni daha dolma aşamasında, yeni yeni ciddi meselelerle tanışıyor, bunları anlayabilecek, idrak edebilecek, soyut meselelere eşlik edebilecek bir kapasite oluşmuş. Bunlarla buluşurken de o buluşma merakını artırıyor, merakla beraber o konuya ilgi duyuyor, kitap okuyor, bu konuya ilgi duyuyor, kitap okuyor, sohbet dinliyor, video izliyor, bir programa katılıyor. Merakın olması demek illa şüphenin tahakkuk edip bir inkârın gerçekleşeceği anlamına gelmiyor. Hâlbuki şüphe, biraz daha kelâmî bir yerden ifade edecek olursak, daha farkındalıklı bir iştir. Şüpheyi biz bilgi hiyerarşisi içerisinde, “şek/şüphe” kavramını “yüzde 50” durumu ifade etmesi için kullanıyoruz. Yani iki tane seçenek var karşımızda, iki seçeneğin de farkındayız, ne olduğunu biliyoruz, ikisini de tetkik etmişiz, birini diğerine tercih edecek bir delil olmadığında biz şüphe hâli yaşıyoruz demektir. Bu kadar aslında zor bir iştir şüpheye düşmek. Yani iki tarafı tanıyacaksın, iki tarafın da bütün argümanlarına, arka planına sen eşlik edeceksin, sonra birini diğerine tercih edemeyeceğin konusunda sende bir kanaat hâsıl olacak. Hâlbuki gençlerin yaşadığı durum böyle değil. Çoğu ya dini tanımıyor ya öteki tarafı —deizm, agnostisizm, nihilizm, şunu bunu— tanımıyor. Ama o tanımama içerisinde, o merakından dolayı, cüretkâr yaşından dolayı işte cüretkâr bulunabiliyor, daha fevrî sözler söylüyor, daha kestirme ifadelerde bulunuyor. Hâlbuki üç sene sonra, beş sene sonra, biraz daha doygunlaşmaya, biraz daha yaş alıp o biyolojik değişimlerden kurtulmaya başladığında görüyoruz ki aslında bu fevrilikler geçecek. Yani daha ayakları yere basan, daha ne dediğinin farkında olan, daha kendini törpülediği bir ifadeyle karşımızda duracak. Biz de geçirdiğimiz evreleri şöyle bir düşünsek: Daha cüretkâr olduğumuz, üstten konuştuğumuz bir dönem muhakkak olmuştur ama daha sonra her şeyi yerli yerine oturtmaya başladığımız, böyle daha temkinli, ihtiyatlı davrandığımız evrelere geçmişizdir. Ben öyle düşünüyorum.
Hocam bir de bu sorular tarihin her anında sorulmuş, 1000 yıl önce de sorulmuş.
O gençliğin getirdiği sorular yeni bir soru değil aslında. Yeni sorular sorabiliriz, yeni girdiğimiz alanlar var ama gençler bu konularla ilk temas ettiğinde ister istemez arka planları boş olduğu için, yeterince kuvvetli olmadığı için, aslında herkesin aklına gelebilecek, daha önce de gelmiş, yüzlerce defa sorulmuş soruları ilk defa kendileri, ilk defa düşündükleri için yeni bir soruyla karşılaşmışlar gibi soruyorlar. Bunu zaten kısa sürede atlatacaklardır.









