Hayat Osmanlı dönemini kavramak için öncesindeki felsefeyi bilmeli

Osmanlı dönemini kavramak için öncesindeki felsefeyi bilmeli

Yazar Ömer Mahir Alper, Osmanlı Felsefesinin ilk büyük temsilcisi kabul edilen Davud el Kayseri’den yola çıkarak on bir filozofun örnek metinleri üzerinden, Osmanlı Felsefe geleneğini ele alan önemli bir çalışmaya imza attı. Alper’in bu çalışmasından yola çıkarak Osmanlı Felsefesini konuştuk.

Yusuf Genç Yeni Şafak
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Mahir Alper, Klasik Yayınları'ndan çıkan Osmanlı Felsefesi adlı çalışmasında, Osmanlı Felsefesinin ilk büyük temsilcisi kabul edilen Davud el Kayseri'den son temsilcilerinden Çerkeşizade'ye kadar on bir filozofun örnek metinleri üzerinden, Osmanlı Felsefe geleneğini ele alıyor. Alper'le hem uzmanları hem de ilgilileri için başucu eseri olan Osmanlı Felsefesi'ni konuştuk.

Bizde felsefenin olmadığına ilişkin hâkim bir yargı var biliyorsunuz. Böyleyken siz Osmanlı Felsefesi adıyla bir çalışma yayınladınız. Önce o yaygın yargının ortaya çıkışını konuşalım.
Böyle bir olumsuz yargının ortaya çıkışı, esasen kendimizi Batı üzerinden tanımlamaya başladığımız travma sonrası döneme rastlar. Kendimize yabancılaşmanın, âdeta bir hafıza kaybının sonucudur bahsettiğiniz durum. Ülkemizde sadece felsefe alanında değil pek çok sahada Avrupamerkezcilik egemen olmuş; uzunca bir dönem, klasik oryantalizmin Gazzâlî sonrasına dair kurguladığı gerileme ve çöküş söylemi, entelektüel ve akademik çevrelerin neredeyse tamamında belirleyici bir hâle gelmiştir. Açık bir tarihsizleştirme süreci yaşanmıştır bu topraklarda. Sömürgeciliğin meşrulaştırılması noktasında önemli bir işlevi bulunan tarihsizleştirme politikaları, pek çok alan yanında felsefe tarihimizi de kuşatmıştır. Osmanlı'nın da dâhil olduğu XII. yüzyıl sonrasını kapsayan dönemler, sanki hiç yaşanmamış gibi ele alınmıştır. Sonuçta bilinmeyen, yok sayılmıştır. Bu, gerçekten kabul edilemez bir durumdur. Felsefe yapma eyleminin, insanın en temel vasfı olduğu düşünüldüğünde; Osmanlı felsefesinin varlığına dair bir kuşku, aslında doğrudan bir milletin varlığına; bu topraklarda hüküm sürmüş insanların insanlığına yönelik bir kuşkudur. Günümüzde gerek Batı'da gerekse İslâm dünyasında bu olumsuz tavır ve yaklaşımlar, ciddi bir eleştiriye ve kırılmaya uğramaktaysa da henüz yeterince yaygın bir hal aldığını söylemek zordur. Yine de durumun eskisi gibi olmadığını söylemeliyim.

Osmanlı Felsefesi, kavramına erişebilmenin önünde engeller var diyorsunuz.
Evet, bu noktada gerek teorik gerekse pratik pek çok engel bulunmaktadır. Bunların bir kısmının nedenini ifade etmeye çalıştım. Hâlâ Avrupamerkezci, ırkçı, oryantalist ve sömürgeci bakış ve perspektifler tüm sorgulamalara rağmen aşılabilmiş değil. Bütün eğitim süreçlerininin bu bakış ve perspektiflerden arındırılması gerekir ki, en azından kendimizle, kendi bilimsel ve felsefî mirasımızla karşılaşabilme istidadına erişilebilsin. Tabii bu, önemli bir yanıyla siyasal bir proje olarak görünüyor bana. Ülkemizde, sosyo-politik organizasyonun amacı ve hedefiyle de doğrudan ilgili bir durum bu. Elbette yaklaşım ve perspektif sorunu yanında yeterlilik sorunu da önemli. Osmanlı felsefesine uzanabilmek, aynı zamanda bu felsefenin metinlerine ulaşabilmeyi gerekli kılıyor. Bu metinlerin büyük çoğunluğunun Arapça olması, bu dilin bilinmesini zorunlu hale getiriyor. Yine bu metinlerin tamamına yakınının matbu olmayıp elyazması halinde bulunması; bu elyazması eserlerin titiz bir şekilde kataloglanarak tenkitli neşirlerinin yapılmasını gerektiriyor. Dahası bu klasik dönemin ilmî ve felsefî diline nüfuz edecek düzeyde bir birikimin kazanılması, bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.

Bir Osmanlı Felsefesi'nden söz edebiliyoruz. Bunun geleneğinden söz edebiliyor muyuz peki? Bugüne taşan, bugüne yansıyan…
Aslında felsefe tarihi, paralel giden gelenekler tarihidir. Bu, Osmanlı felsefesi için de geçerlidir. Osmanlı felsefesi, müstakil metinler yanında özellikle şerh, hâşiye, ta'lîk ve benzeri yazım tarzları eşliğinde muhtelif gelenekler hâlinde varlığını sürdürmüş ve bu noktada da eşsiz bir başarı sergilemiştir. Şerh ve hâşiyeler, sanıldığının aksine, temelde felsefî yaratıcılığın, eleştirinin ve yeniden inşanın en parlak metinleridir Osmanlı'da. Bu bağlamda bu tür eserler geleneği salt aktaran değil, aynı zamanda onu eleştiri, sorgulama, tashih ve yorum gibi yollarla yeniden üreten metinlerdir. Bu durum, XX. yüzyılın başlarına kadar kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Ancak Cumhuriyet dönemiyle birlikte yaşanan dönüşümlerin bu geleneği büyük ölçüde kesintiye uğrattığı görülmektedir. Bu anlamda büyük bir kopuşun yaşandığını söylemek gerekir. Bu kopuş, Osmanlı felsefe geleneğiyle felsefî bir hesaplaşma sonucu gerçekleşmiş değildir; cebren de olsa, iktidarın, Batı kültür dünyasına dâhil olma iradesiyle birlikte bir ret ve inkâr politikasının sonucudur. Bununla birlikte günümüze kadar niteliği değişse de bu geleneklerin muhtelif şekillerde sürdürücüleri daima olmuştur. Özellikle kelâm metafiziği ve tasavvuf metafiziği bağlamında görülebilmektedir bu. Tabii bir gelenekten bütünüyle kopuş imkânsız olduğundan “yansımalar” hâlen de pek çok alanda söz konusu olmaktadır.

OSMANLI FELSEFESİ TANIMI BİR DÖNEM VE COĞRAFYAYI TANIMLAR

Osmanlı Felsefesi ile İslam Felsefesi'ne özgün katkılar yapan bir şeyden söz ediyoruz. Belirtilebilir bir farklılık var mı? Ya da devamıysa neden iki farklı kavramla anlatıyoruz bunu?
Osmanlı felsefesi, elbette genel İslâm felsefesinin bir devamıdır. Bu yüzden Osmanlı felsefesini anlamak, kendinden önceki İslâm felsefe geleneklerini anlamakla mümkün olabilir. İbn Sînâ, Tûsî, Sühreverdî, İbnü'l-Arabî, Sadreddin Konevî, Fahreddin er-Râzî, Kâtibî, Kutbuddin er-Râzî, Seyyid Şerîf Cürcânî ve benzeri filozofları anlamadan Osmanlı felsefesine nüfuz edebilmek imkânsız gibidir. Bu anlamda Osmanlı felsefesi, İslâm felsefesinin bir cüz'ünü, ama önemli bir cüz'ünü teşkil eder. Esasen Osmanlı felsefesi, kendisini böyle güçlü ve son derece zengin bir geleneğe yaslamasıydı; böyle eşsiz bir bilimsel ve felsefî birikimi ortaya koyması da herhalde düşünülemezdi. Osmanlı filozofları pek çok kavramı, ilkeyi, meseleyi kendilerinden önceki felsefî geleneklerden devralmıştır. Ancak onlar, bu mirası gerek form ve gerekse içerik olarak sürekli geliştirmiş ve yeniden formüle etmiştir. Sadece Dâvûd-i Kayserî, Taşköprîzâde, Kemalpaşazâde ve Gelenbevî gibi Osmanlı filozoflarının metinlerini mukayeseli bir tarzda incelemek bile bunu görmek için yeterlidir. Bu noktada Osmanlı felsefesi adlandırması, bu felsefenin yepyeni, türedi, gelenekten kopuk bir felsefe olmasından dolayı değil, bir dönemi, bir coğrafyayı, belirli bir zaman-mekân kesitini ve burada gerçekleşen her türden ve her tarzdaki felsefî faaliyeti işaret etmek için kullanılmıştır.

Osmanlı felsefe literatürünün büyük kısmının Arapça ifade edildiğini biliyoruz. Türkçe düşünüp Arapça söylemek mümkün mü?
Arapça yazılmasının sebebi nedir? Osmanlı felsefe literatürünün büyük çoğunluğunun Arapça olduğu bir vâkıadır. Bu, klasik dönemlerin özelliğiyle yakından ilişkilidir. İslâm toplumlarında bilim ve felsefe dili, Arapçadır. Osmanlı devleti sınırları içerisinde yaşayanların önemli bir kesiminin anadili de zaten Arapça idi. Osmanlı, İslâm milleti içerisinde yer aldığından ve İslâm milletinin bütününe yönelik yazdığından Arapça yazmakta bir beis görmedi. Bunu bir sorun olarak da algılamadı zaten. Hatta Arapça'nın en üstün dil olduğu düşüncesi hiçbir kompleks duyulmadan dile getirilebiliyordu. Zaten Arapça, Kur'ân dili olması nedeniyle “yabancı” bir dil olarak da algılanmıyordu. Bundan dolayı Arapça öğrenimine yönelik güçlü bir altyapı oluşturulmuştu. Öyle ki, Osmanlı bilgin ve filozoflarının pek çoğu aynı zamanda Arap dili ve edebiyatı konusunda son derece parlak eserler vermişlerdir. Bu eserlerin pek çoğunun, kendilerinden önce kaleme alınmış Arap dili ve edebiyatı konusundaki metinlere yönelik ciddi eleştiriler içerecek denli yetkin metinler olduğunu ayrıca belirtmem gerekir. Her şeye rağmen Türkçe'nin bilim ve felsefe alanında büsbütün kullanılmadığını söylemek de doğru değildir. Farsça yanında Türkçe'de de bu sahada eserler verilmiştir ve belirli dönemlerden itibaren bu yönde farklı politikalar da geliştirilmiştir.

OSMANLI FELSEFESİNİN KURUCU İSMİ DAVUD EL KAYSERİ'DİR

Osmanlı Felsefesi'nin ilk büyük ismi Davud el Kayseri kabul ediliyor. Nedir Kayseri'yi başlangıç'a taşıyan, kronolojik bir şey mi sadece?
Dâvûd-i Kayserî, 736/1335 yılında açılan İznik'teki ilk Osmanlı medresesinin ilk hocasıdır ve Osmanlı felsefe geleneğinin ilk kurucu filozofudur. O, bir yandan kendisinden önceki matematik ve astronomi gibi bilim alanlarındaki birikimi Merağa bilim okulunun önemli bir temsilcisi olan İbn Sartak'ın talebesi olması dolayısıyla üst düzeyde tevarüs edip Osmanlı'ya aktarırken diğer yandan İbnü'l-Arabî mektebinin büyük temsilcilerinden Abdürrezzâk Kâşânî'den dersler alarak vahdet-i vücûd felsefesinin hem taşıyıcısı hem de yeniden kurucusu oldu. Ayrıca onun, Sirâcüddin el-Urmevî'nin öğrencisi olarak İbn Sînâcı geleneğe vâkıf olduğu da söylenebilir. Kayserî, kendinden öncekilerden devraldığı ilmî ve felsefî mirası başarılı bir biçimde Osmanlıya aktarmış; özgün yorum ve yaratıcı düşünceleriyle Osmanlı düşüncesinin oluşumu ve gelişiminde büyük rol oynamıştır. O, özellikle İbnü'l-Arabî geleneğini yeniden felsefî bir dille inşa etmiş; bu düşüncenin yüzyıllar boyunca Osmanlı'da ve Osmanlı dışında anlaşılması, yorumlanması ve tesis edilmesi noktasında öncülük yapmıştır. Onun etkilerinin çağdaş döneme kadar sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Bu noktada Ahmed Avni Konuk ve İmam Humeynî gibi isimler hemen akla gelebilecek örneklerdir.

FELSEFEDE HER ZAMAN ANA MESELE: VARLIK

Osmanlı Felsefesi'nin ana eğilim konuları ile ilgili belirtebileceğiniz somut başlıklar var mı? Türkler daha çok şu konulara odaklanmışlar diyebileceğimiz?
Osmanlı felsefesi, kendisinden önceki İslâm felsefe geleneğinin doğal bir devamı olduğundan ana konular burada da devam etmiştir. Zaten felsefe olarak felsefenin her daim incelediği konular vardır ki, bunlar pek değişmez. Osmanlı felsefesi açısından baktığımızda, klasik dönemde görülebildiği gibi orada da varlık meselesinin ana mesele

olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Bu, esasen varlık sorununun en kapsamlı ve belirleyici sorun olmasından böyledir. Zira varlık hem ontolojinin hem epistemolojinin ve hem de değerlerin temelinde yatan bir kavramdır bu gelenekte. Tabii bununla bağlantılı ve paralel olarak doğa felsefesi, zihin felsefesi, dil felsefesi, mantık felsefesi ve insan felsefesi gibi alanların da öne çıktığı söylenebilir.

/**/

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.