Kendi krizini yaratmak

04:0025/04/2026, Cumartesi
G: 25/04/2026, Cumartesi
Ali Saydam

İletişim dünyasının en garip, en evlerden ırak durumunu yaşıyoruz yine! Kişilerin veya kurumların, ortada fol yok yumurta yokken kendi krizlerini kendi elleriyle yaratmalarını… Rekabet Kurumu, Hobi Kozmetik hakkında bir soruşturma açmış. Mevzu; “Bayi ve perakendecilere ‘tek fiyat’ baskısı yaptığı ve uymayanlara tedarik kısıtlaması uyguladığı” iddiası... Kurul her yıl böyle soruşturmalar açar; kimisi ceza ile sonuçlanır, kimisi kusur bulunmadığı için kapanır. Yani hukuki süreç kendi mecrasında akar.

İletişim dünyasının en garip, en evlerden ırak durumunu yaşıyoruz yine! Kişilerin veya kurumların, ortada fol yok yumurta yokken kendi krizlerini kendi elleriyle yaratmalarını…

Rekabet Kurumu, Hobi Kozmetik hakkında bir soruşturma açmış. Mevzu; “Bayi ve perakendecilere ‘tek fiyat’ baskısı yaptığı ve uymayanlara tedarik kısıtlaması uyguladığı” iddiası... Kurul her yıl böyle soruşturmalar açar; kimisi ceza ile sonuçlanır, kimisi kusur bulunmadığı için kapanır. Yani hukuki süreç kendi mecrasında akar.

Hobi ne yapmış? “Duyduk duymadık demeyin, hakkımızda soruşturma var!” diye ilan etmiş.

Algılama yönetimi terminolojisinde buna, “kendi krizini yaratmak” diyoruz. Söz konusu davranışın altında yatan neden, bazen aşırı özgüven, bazen de yersiz bir panik hâli olabiliyor. O da “Durumdan vazife çıkaralım, şeffaf görünelim” derken, gereksiz şekilde markanın ismini soruşturma, ihlal ve cezai yaptırım gibi negatif kavramlarla aynı paragrafta buluşturmakla sonuçlanabiliyor.

Oysa ilke çok yalındır: “Ortada hasar yokken ‘hasar varmış gibi’ davranırsan, kendi hasarını ‘kendin’ yaratırsın. Ya da hasar küçükse, büyükmüş sanıp öyle hareket edersen hasarı kendin büyütürsün…”

Hukukta soruşturma açılması ‘suçlu’ olunduğu anlamına gelmez. Ama kamuoyu algısında, hele ki bu tarz bir açıklamayla altı çizilerse, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” atasözüne sağlam bir örnek olursunuz.

Hobi’nin hamlesi de sanki algılama yönetiminin gerekliliklerini uygulayabilecek kadar soğukkanlı ve profesyonel olamamanın bir yansıması, “Kendi kalesine gol atmak” denilen türden. Allah’tan Hobi güçlü bir markadır ve uzun yıllar markaya ciddi yatırım yapılmıştır; bu nedenle de hasar büyük olmayacaktır…

Gelelim siyaset kurumunun kendi krizini yaratma durumlarına…

İlişki ve iletişim yönetiminde genelgeçer bazı söylemler vardır… Örneğin, “Her söylediğin doğru olsun; her doğruyu söyleme!”; “Kazanan takım değiştirilmez!” gibi…

Bir markanın oluşması ve sağlam bir zemine oturması; ardından da Marka Genişlemesi, yani alt ve yan ürünlerle bir başarı hikâyesi hâline gelebilmesi uzun ve emek isteyen bir yolculuktur… Öte yandan küçücük bir hata ile kurumsal marka itibarını yok edebilirsiniz… Hele bu bir eğitim kurumu ise…

Türkiye’de lise düzeyinde eğitim kurumları içinde açık ara bir numara İstanbul Erkek Lisesi (İEL)’dir.… Mezunu olduğum için değil… Talep çok yüksek olduğu için… Sıfır hata, 500 tam puanla öğrenci aldığı için… Türkiye’nin dört bir yanında üst düzeyde yöneticilere bakıldığında, mutlaka ‘bizden’ birilerine rastlanıldığı için… Ya da Başbakanlar, bakanlar arasında İEL’li kardeşlerimiz mebzul miktarda bulunduğu için….

Belki bu itibar düzeyindeki ilk üç okul için Galatasaray ve Kabataş da örnek gösterilebilir… İlk 3’ün hepsi devlet kurumlarıdır; vakıf kurumları ya da özel yapılar değil… Aklı başında herkesin kabul edebileceği gibi, “Kültür ve değerler aşağıdan yukarı değil; yukarıdan aşağı çalışır”… Eğitim de kültür gibi seçkinci (elit) bakışla yönetilmesi gereken bir meseledir…

“Özel okullar şahanedir; devlet okulları onlarla yarışamaz” anlayışını bu okullar yerle bir etmişlerdir…

Bu ‘ilk 3’ün ortak özelliği kolonizasyona (sömürgeleştirmeye) hizmet eden kurumlar olmayışlarıdır… Bugün tartışılan dekolonizasyon (sömürgesizleştirme) konusunda pek çok açıdan bu ‘markalar’ örnek bile gösterilebilirler (bkz. 23 Nisan günkü “Dijital Dekolonizasyon” başlıklı yazımız)…

İEL, Alman Casusu(!) yetiştirmez, millî kültür ve değerlerine bağlı Almanca bilen gençler yetiştirir… Çanakkale savaşlarında üst sınıflarını cepheye yollamış ve vatan savunması uğruna tamamını şehit vermiş bir ruhun ve zihniyetin izlerine hâlâ sahip çıkan bir yapıdır İEL...

Şimdi bu yapıyı bozmaya, sıradanlaştırmaya (vasatlaştırmaya) çalışan çeşitli görüş ve girişimlerden söz ediliyor… “Almanya’da geçerli diplomayı (Abitur) almaya hak kazananların sayısını azaltmak ve mezunların yüksek öğrenim için Almanya’ya gitmelerini engellemek” ya da “Almanya’da Türk liselerinin açılmasına izin verilmesini sağlamak için 5 sınıfı 2’ye indirmek” gibi kararlar gündemdeymiş, deniyor…

Almanya’ya okumaya gidenlerin yüzde 60’ının 5 -10 yıl içinde memlekete döndükleri biliniyordur herhâlde… Türkiye’nin Avrupa’ya ihracatının en büyük kısmını Almanya’ya yaptığını; bu ülke ile pek çok ortak yatırımın devrede olduğunu ve bu ortamda Alman kültür ve değer sistemine hâkim, yani ona hitap edebilecek donanımda; ancak kendi ülkesini seven, önceleyen ve ona yürekten bağlı elit kadrolara ne büyük ihtiyaç olduğu, olacağı da seziliyordur mutlaka…

Peki bütün bunlara rağmen İEL’yi sıradanlaştıracak, okulun marka değerini düşürecek girişimlere yönelmenin ya da bunun dedikodusunun yayılmasının ülkemizin tamamı tarafından itibarı tescillenmiş bir eğitim kurumu ile uğraşıldığı algısının yaratılmasının, bu işlere karar verenler nezdinde “Kendi krizini nasıl yaratırsın” durumuna örnek teşkil edebileceği hiç mi düşünülmüyor acaba?

Millî Eğitim Bakanlığı Yetkilileri’nin, “Durduk yerde İEL ile neden uğraşıyorsunuz?” gibi sorulara muhatap olmamak adına, bu yaklaşıma doğru ve sağlam bir yön vereceklerine ya da ille de belli birtakım kararlar alınacaksa; toplumun kafasında hiçbir soru işareti kalmaması yolunda, çocuklarına iyi bir eğitim verilmesini talep eden geniş kitlelerin ikna edilmesini sağlayacak şekilde iletişimi yöneteceklerine İEL markasına aşina olan milyonlar inanmak istiyor.


#Ekonomi
#Politika
#Ali Saydam