ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye’de PKK ile dansı

04:006/06/2016, Pazartesi
G: 13/09/2019, Cuma
Bülent Orakoğlu

Saddam yönetimindeki Irak, 1990 tarihinde Kuveyt'i işgal etmişti. Görünürdeki neden, Kuveyt'in İran Irak savaşı yıllarında Irak'tan 14 milyar dolar alacağı olduğunu gündeme getirmesiydi. Ancak işgalin perde arkası, dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in Saddam'ı Kuveyt'in işgali konusunda yönlendirdiği daha doğrusu ABD menfaatleri doğrultusunda kullandığı işgal sonrası gelişmelerden anlaşılmıştı. Kuveyt işgali sonrasında ABD ve İsrail Irak'taki rejim karşıtı Kürt ve Şii grupları kışkırtarak bu gruplara her türlü silah mühimmat lojistik ve eğitim desteği sağlayarak Irak'ta iç isyanları başlatmışlardı.



ABD'nin yönlendirmesi sonucu Kuveyt'i işgal eden Saddam, hiç beklemediği bir tepki ile karşılaşmıştı. BM Güvenlik Konseyi, Kuveyt'ten çekilmesi için, Irak'a karşı “Irak'ta barış ve güvenliğin yeniden sağlanması” adına “Kolektif Güvenlik Sisteminin” devreye sokulacağı kararı almıştı. 13 Ocak 1991 tarihine kadar Saddam'a mühlet verilmişti. ABD ve Batılı güçler Irak kuvvetlerini Kuveyt'ten çıkarmak için üstün teknolojiye sahip yeni nesil harp sistemleri ile donatılmış modern silahlar akıllı bombalar ve uçaklar ile Bağdat'ı vurmuşlardı. 17 Ocak'ta başlayan hava saldırıları 24 Şubat'ta kara harekatına dönüşmüş, Irak'ın 27 Şubat'ta çekilmeye başlamasıyla “1'nci Körfez Savaşı” sona ermişti.



Ancak 1'inci Körfez Savaşı sonrasında Saddam'ın enteresan bir şekilde kısa bir sürede toparlanarak kuzeyde Irak içindeki Kürt grupların, güneyde ise Şii grupların başlattığı isyanları kanlı bir şekilde bastırması karşısında, ABD'ye bel bağlayan muhalif gruplar şok olmuşlardı. Dönemin ABD Başkanı Bush'un Irak halkına Saddam'a karşı ayaklanma çağrısı yapması, Irak'taki muhalif gruplar üzerinde Saddam'ın devrilmesinde, ABD'nin kendilerine destek vereceği yönünde bir beklenti oluşmasına neden olmuştu. Ancak kısa bir süre içinde yanıldıklarını ve kendilerine yalan söylendiğini anlamışlardı. ABD, en üst düzeyde Irak'ta körüklediği iç isyanlar ve ayaklanmaları sonradan görmezden gelip, Saddam'ın binlerce Iraklı Kürt ve Şii'yi katletmesine göz yummuştu. ABD ve Birleşmiş Milletler'in, 1'inci Körfez Harekatı sonrasında Saddam'ı kolayca devirip katliamları engelleyebilecekken ve özellikle rejim karşıtlarına bu yönde söz ve ümit vermişken bu konuda hiçbir çaba ve gayret göstermemeleri günümüz konjonktüründe ABD'nin Ortadoğu, Irak ve Suriye politikalarına ışık tutacak nitelikte olması açısından önemli görünmektedir.



Türkiye ise 1'inci Körfez Harekatı sonrasında Saddam'sız ve PKK'dan arındırılmış bir bölge beklerken Çekiç Güç'ün Türkiye ve Ortadoğu'da konuşlanmasıyla birlikte büyük bir şaşkınlık ve dost sandığı ABD'nin örtülü operasyonu ve ihaneti ile karşı karşıya kalmıştı. Türkiye Çekiç Güç'ün İncirlik' te konuşlanmasına, Saddam'ın Irak yönetiminden uzaklaştırılacağı ve PKK'nın bölgeden tasfiye edileceği düşüncesi ve beklentisi ile ılımlı yaklaşmış, bu nedenlerle ABD'nin beklentilerine olumlu karşılık vermişti. Bu hususta ABD ile yapılmış fiili bir anlaşma olmamasına karşın ABD'li üst düzey yetkililerin, Türk yetkililere verdiği sözleri tutmadıkları gibi iki ülke arasında kurulan ittifak ve mutabakatları da gözardı etmişlerdi.



Tıpkı günümüzde bir hafta önce DEAŞ'a karşı başlatılan Rakka operasyonunda ABD'nin, PKK/PYD-YPG terör örgütüne açık destek vermesi bir yana, harekata katılan ABD Özel Kuvvetleri'ne mensup askerlerin YPG armalı üniformalar giymeleri, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı Akar'ın sert tepkilerine neden olmuştu. Akar yaptığı tarihi açıklamada “Türk Silahlı Kuvvetleri bölgemizde ve dünyada, barış ve istikrarın sağlanması için kurulan ittifaklara da destek sağlamaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki ittifaklar kurulurken verilen sözler ve varılan mutabakatlar karşılıklı bir ahittir” demişti. Genelkurmay Başkanı Akar'ın bu açıklamalarının en önemli öznesi ABD'nin Türkiye içinde ve bölgemizde özellikle Suriye'de ''barış ve istikrar'' istemediğinin açıkça ortaya konmasıydı. Akar'ın TSK'nın milletimizin egemenlik ve bağımsızlığı ile şehit kanları ile sulanmış bayraklaşan vatan topraklarının bütünlüğünün ve güvenliğinin teminatı olmaya devam edecektir sözü ise dost görünen düşman ülkelere diplomatik olarak verilmesi muhtemel olan “Ültimatom” öncesi son uyarı olarak telakki edilebilir.



Bilindiği gibi Çekiç Güç, Türkiye'ye çeşitli örtülü operasyonlar sonunda neredeyse zoraki kabul ettirilmişti. Bölgede otorite boşluğu oluşturma ve bu boşluğun Iraklı Peşmergeler ve PKK tarafından doldurulması amacına hizmet eden Çekiç Güç, PKK'nın bölgede güçlenmesine ve kalıcı olmasına ve Kürt Devleti kurulmasına hizmet etmişti. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, Çekiç Güç'ün bölgedeki faaliyetlerinden ve PKK'nın hareket alanını genişletmesinden duyduğu rahatsızlığı MGK toplantılarında birkaç kez dile getirmişti. Türkiye'de tartışmalara, faili meçhul cinayet ve kaza süsü verilmiş suikastlara neden olan Çekiç Güç'ün Türkiye'den sökülüp atılma çalışmalarını başlatan Erbakan, Çekiç Güç'ün Türkiye aleyhine faaliyetler içinde bulunduğunu her platformda dile getirerek ''PKK terörüne şemsiye görevi yaptığını'' açıklamıştı.



Türkiye'nin en üst düzeyde güvenlik ve istihbarat konularında ''Stratejik Ortağı'' olan ABD'nin geçmişten günümüze gerçek yüzü daha doğrusu ikiyüzlülüğü ''Ortadoğu'da ve Türkiye'de PKK ile dansı'' sizce de PYD/YPG'yi terör örgütü kabul edip etmemesinin bir önemi olmadığı gerçeğini gözler önüne sermiyor mu? Neticede terör ve şiddeti amaçları için mübah gören haydut bir devlet ve bu devletin kurduğu uluslararası yarı illegal bir sistem var karşımızda.




#ABD
#Ortadoğu
#PKK