Geniş zaman

04:0011/03/2019, Pazartesi
G: 11/03/2019, Pazartesi
Gökhan Özcan

Zaman bir yerden bir yere doğru giderken bir an duraksıyor. Herkes farkında olmuyor bunun; zaman kimin için, kimin hayatı için duraksadıysa onlar farkediyor sadece bu duraksamayı. Yine herkesin görmediği bir toz bulutu kaplıyor her yanı. Bir hayatın tarihi, bir hikayenin hafızası siliniyor kolay değil.Bulunduğum yerden yüzlerce kilometre ötede bir ev, evvel zaman boyunca benim bir parçam olan ve benim bir parçası olduğum bir ev canhıraş haykırışlara benzeyen çatırtılarla yıkılıyor. Artık pek de

Zaman bir yerden bir yere doğru giderken bir an duraksıyor. Herkes farkında olmuyor bunun; zaman kimin için, kimin hayatı için duraksadıysa onlar farkediyor sadece bu duraksamayı. Yine herkesin görmediği bir toz bulutu kaplıyor her yanı. Bir hayatın tarihi, bir hikayenin hafızası siliniyor kolay değil.



Bulunduğum yerden yüzlerce kilometre ötede bir ev, evvel zaman boyunca benim bir parçam olan ve benim bir parçası olduğum bir ev canhıraş haykırışlara benzeyen çatırtılarla yıkılıyor. Artık pek de bir anlam yüklenemeyecek kocaman bir enkaza dönüşüyor. İçindeki eşya daha dün, sanki bir yangından kaçırılırmışçasına telaşla çıkarılmış içinden. Şimdi o eşyalardan mekana sirayet eden hayatların izleri de siliniyor bu çöküntüyle. Eşyaları varlığını sonsuza kadar sürdürecek, dolayısıyla geride bıraktıklarımızın hatırasını daima saklayacak şeylermiş gibi görüyoruz. Sanki hayatımız o eşyaların kopmaz bir parçasıymış gibi orada onlarla birlikte yaşanmaya devam edecekmiş gibi... Hiç öyle değil oysa; tıpkı ruh çıkınca cesedin soğuk bir yabancıya dönüşmesi gibi biz içinden çıkınca evler de, eşyalar da kısa zamanda öylece yabancılaşıveriyor hayatımıza. Birtakım çizgilerine, kıvrımlarına, rengine, desenine aşina olduğumuz hayatsız bir yığına dönüşüveriyor her biri. Ziyaret etmenin içimizi yaktığı, yakacağı bir müzeye... Kendi hayatımızın uzak, soğuk ve aslında fazlasıyla hazin müzesine...

“Yüzüme baktı uzun uzun/ ‘Hiç değişmemişsin’ dedi yavaşça/ ‘Bazı eşyalar anıdır’ -bunu bilmezdim-/ ‘Bazı anılar eşya’/ Yaşlanmış bir düş gibiydi, yürüdü gitti” diyor Edip Cansever ‘İçerikler’ adını verdiği seri şiirinde.

İnsanın canının yanması için bir şeylerle bağ kurabilecek kadar bir zaman beraber yaşaması gerekiyor. Geçmişe özlem dediğimiz şey, bağlandığımız ve kopmaya zorlandığımızda canımızı yakan şeylerle ilgili bir duygu... Evet belki pek çok başka şey aynı zamanda; ama en çok bir duygu... Bile isteye sakladığımız bir şey değil, daha ziyade maruz kaldığımız, elinden kendimizi çekip alamadığımız bir şey... Adına her ne kadar geçmiş diyorsak da, bir geçmemişlik durumu oluyor insanın geride bıraktığını sandıkları ile arasında... Derinliğine düşünürsek; geçmişin, bugünün ve geleceğin görünür gerçekler değil, birtakım soyut kabuller olduğunu görebiliyoruz. Hatta zaman dediğimiz şey de öyle... İnsanın nerede yaşadığı tartışmalı bir konu... Kimi insan bedenen bir ‘şimdi’nin içinde bulunuyor olsa da, ruhen geçmişteki ya da gelecekteki bir başka zamanda yaşıyor daha çok. Hayatımızı günlere, saatlere, dakikalara bölebiliyoruz, evet... Ama pek çoğumuzun adı konulmuş böyle ‘şimdi’lerde nöbet tuttuğumuz söylenemez. Saatlerin, takvimlerin ya da diğer zamanölçerlerin kaydını tuttuğu zamanla insanın yaşadığı şey tıpatıp aynı şey mi? Dış dünyada her şey kendi zamanlaması içinde akıp giderken, iç dünyamızda yerinden hiç kıpırdamayan bir çok şey var. Hafızamız ve duygularımız, hikayemiz ve hatıralarımız bizi ölçülebilir zamanın ötesine taşıyıp çok daha geniş zamanlı kılmıyor mu?

“Belki de hayattaki her şey yerinde sabit duruyor” dedi beyaz saçlı adam, “içinden birer gölge gibi geçip giden bizleriz!”

#Edip Cansever