Yazarlar 36 42 kuzey, 26 45 doğu

36 42 kuzey, 26 45 doğu…

Nedret Ersanel
Nedret Ersanel Gazete Yazarı
Abone Ol Google News

Türkiye-Amerika ilişkilerine toz kondurmayan, siyasi geleceğini Washington’da arayan malûm muhipler dışında, bir de Ankara’nın Doğu ile ilişkilerine ideolojik rezervlerden hareketle ABD’ye dolaylı fayda sağlayan kesit var…

İki grubu ayırmanın turnusol kâğıdı, Rusya ve Amerika’nın terör örgütü PKK/YPG ile ilişkisinde kurulan eşitliktir. Bu, hassas terazi isteyen bir konu…

Terör ve örgütlerine verilen destek söz konusu olduğunda, kim yapıyorsa, Çin, Rusya, ABD, Avrupa, İsrail fark etmez, hepsinin canı cehenneme. Ama burada bir ölçü olmak lazımdır; 80’li yıllardan günümüze ABD’nin eline bulaşan Türk kanı ile bir başka ülkenin mukayesesi yapılabilir mi?..

Veya ‘terör koridoru’ inşası ile Irak-İran-Suriye-Türkiye’yi, ama en çok Türkiye’yi hem içeride hem dışarıda kan gölüne sürükleyen, bebeklerimizden kuvvet komutanlarımıza kadar elimizden alan, aramızda darbelerden çuvallara kadar kapanmamış kan davaları bulunan bir ülkeyle başkalarını nasıl kıyaslayalım?..

Neticede Türk dış politika ve güvenlik anlayışı, hiçbirine prim vermeden, ‘kurdun boynu niye kalındır, kendi işini kendi görür de ondan’ kabulüne yaslanmaya gayret eden dik duruşa evrilmeye çalışıyor yıllardır. Tabii dünya gerçeklerine de körleşmeden…

***

Mesela, geçtiğimiz çarşamba akşamı bir TV programında Suriye konusu tartışılırken, ABD ve Rusya’nın PKK ile ilişkisi ele alınıyordu ve Prof. Mehmet Şahin konuşmasına başlarken, “Türkiye’de bu konu ele alınırken Amerika’ya körleşen bir grup var” diye açılış cümlesi kurdu. Konuklardan Ertuğrul Günay Bey arayı girip, “Adamın Suriye’de 900 askeri var, ne etkisi olacak” mealinde müdahalede bulundu.

Şahin duydu ama kendi cümlesinin tam o anda ibra edildiğini fark etmedi. Aslında parmakla göstererek, “tam bunu kastediyorum” dese izleyiciler açısından kusursuz örnek olacaktı.

Benzer örnekler ağır tartışma konuları ekranlarda ezilip gidiyor ve önemsizleştiriyor. Oysa sıkıntı burada. Başka oturumda (NTV), genç bir akademisyen, “Türkiye’de terörist sayısı 100-200 kişi kaldı, diye söylüyorlar, o zaman bu Suriye vs. konular niye bu kadar büyütülüyor” diye hayıflanıyordu.

Evde bir yandan günün yorgunluğunu atarken bir yandan TV’ye göz atan izleyici için ayrıntıdaki şeytanları yakalamak her zaman kolay olmayabilir. Ama bilerek veya bilmeyerek, “boş verin siz güney sınırlarımızı” aklına varan bu tür konuşmalar, hayati konuların ne denli vasata yaslanarak ele alındığını göstermekte…

Medya akıl kurucularının bu masaları donatırken konukları masumiyetle seçtiğini söyleyemeyiz. Bu yaygın ve zehirli bir meseledir…

***

Cumhurbaşkanı Soçi dönüşü meseleyi şöyle tarif ediyor: “Üzerinde durduğum bir konu da, PKK/YPG’nin Moskova’da olmasıydı. Bunu kendilerine hatırlattım. Aynı şekilde bu örgüt ABD’de de Beyaz Saray’da ağırlandı. Burada bunlara ilgi maalesef ileri derecede. McGurk diye bir adam var. Bu adam terör örgütlerinin adeta sevk ve idaresini yapıyor. Teröre destek veren bir isimdir. Bu adam PKK/YPG/PYD’nin adeta yönetmeni durumundadır. Tabii bu ifadem birilerini ciddi manada rahatsız edecektir. Er veya geç Amerika buradan çıkmalı ve burası Suriye halkına bırakılmalı”…

Belli ki Sayın Cumhurbaşkanı bizzat Amerika’ya ve onun ‘Orta Doğu ve Kuzey Afrika koordinatörü’ne terörist dememek için kendini zor tutmuş, makamının ağırlığını korumak istemiş. Doğrudur. Ama gerçek de şudur; ABD ve temsilcisi teröristtir…

Dikkat edilmesi gereken diğer nokta, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ABD ve Rusya’nın terör örgütüyle ilişkisinden bahsederken her ikisine ayırdığı yerin hacmidir. Dün TBMM’nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada da çıkardığı faturanın tamamı Batı’yadır.

Ölçü budur…

***

O halde, zaman zaman hükümete yakın akademisyen, gazeteci, sair çevrelerden Doğu’ya zımni rezervler konulmasının sebebi ne?..

Türkiye’nin, Batı’yı yırtıp atmak ve yerine başka bir sayfa açarak Çin veya Rusya ile ilişkileri yerleştirmek şeklinde özetlenecek kalın çizgilerle kesinleştirilmiş dış politika yönelimi olduğunu sanmıyorum…

Şurası doğrudur; Türkiye-Batı ilişkilerinin tarihi ve tecrübeleri böylesi tercihi haklı kılacak sayısız gerekçe sunuyor. Bunları sayıp, ‘düşmanınıza yapmadığınızı bize yaptınız, buraya kadar’ dendiğinde kimse ağzını açamaz…

Kaldı ki küresel konjonktür de bunu vazediyor. Bugün dünyanın dönüş yönünün değiştiğine ilişkin tartışmalar en çok Batı’da yapılmıyor mu? ABD, AB, NATO, BM dahi işlevsizlikle itham edilmiyor mu? Bizzat Batı’nın çekirdeğindeki ülkeler Doğu’yla ilişkilerini güncellemiyor mu?

Ancak Ankara, belli bir kutup üzerine yerleşerek dünyanın gayrısına oradan bakmanın ağzını ne kadar yaktığını öğrendi. Bu yüzden, bir taraftan itirazlarını sürdürürken (dünya beşten büyüktür), bir yandan yeni global gerçeklerin/eğilimin imkânlarına kapı aralarken (‘Yeniden Asya’, İpek Yolu, vb.), kendi imkanlarıyla kalın bir-siyasi/ekonomik/askeri-zırh oluşturmaya çalışıyor, ABD dahil Batı’yla adil ve eşit hiçbir işbirliğine kapı kapatmıyor.

‘Yerli ve Milli’ diye bildik mahfiller tarafından küçümsenen ama özünde ‘bağımsızlık’ kaidesine oturtulmaya çalışılan, son tahlilde yeni küresel düzene stratejik yatırımın yolu budur. Yani Türkiye’nin başlıktaki ‘mutlak konumu’ değişmez!

Bu yüzden, Batı kadar Doğu ile kurulmaya çalışılan makul/kabul edilebilir ilişkilere bakarken ideolojik gözlükleri değiştirmek gerekiyor. Temkin ve şüphecilik baş üstüne ama fazlası yine McGurk’e yarar…

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.