Geçtiğimiz hafta Çin Devlet Başkanı 11 yıl aradan sonra ilk kez ABD’yi ziyaret etti. İki lider devlet başkanları seviyesinde sekizinci kez buluştu. Trump ve Şi’nin bundan önceki görüşmelerinin beşi Trump’ın birinci başkanlık dönemi olan 2017-2021 yılları arasında gerçekleşmişti. Geriye kalan üç görüşmenin ise Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ikinci yılı henüz dolmadan yapılmış olması iki ülke arasındaki büyük güç rekabetinin geldiği noktanın ciddiyetine ilişkin güçlü emareler barındırıyor. Son ziyareti “diplotainment”, yani İngilizcede diplomasi ve eğlence kelimelerinden türetilen yeni bir kelimeyle betimleyen Batı medyası ise iki ülkenin hiçbir alanda somut anlaşmalara varamadığını ve zirvenin yalnızca bir halkla ilişkiler faaliyeti ve gösterişten ibaret olduğunu yazdı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Çin’e dönük politikaları, bugünkünden çok daha sert; baskı ve tavizlere dayalıydı. Bir önceki Başkan Biden döneminden devralınan gümrük vergileri ve tarifeler aracılığıyla tırmandırılan mevcut ticaret savaşı, giderek daha da körüklendi. İkinci dönemde ise tarifelerdeki indirimlerle ticari ilişkilerde göreceli olarak karşılıklı yumuşatma yoluna gidildi. Ancak tüm bu yumuşama görüntüsüne rağmen Pekin-Washington ilişkilerinde gelecek dönemde çok sert rüzgârların eseceğini öngörmek için eskisinden çok daha fazla sebep ve başlık var.
Geçtiğimiz hafta Washington’daki son buluşmada da ticari alanda kısmi bir ilerleme sağlandığı gözlense de, aynısını iki güç arasında yeni ve belki de en muhtemel rekabet kalemi haline gelen yapay zekâ konusunda söylemek mümkün değil. Zira mevcut askeri doktrinler, küresel jeopolitik ve finansal sistem üzerinde her gün artan etkisi ve teknolojik üstünlüğü belirleyen yeni bir fenomen olmasıyla, ABD-Çin arasındaki büyük güç rekabetini dönüştüren bu alan, gelecek dönemde sadece iki ülke ilişkilerini değil, tüm dünyayı küresel ölçekte etkileyecek nitelikte. Trump yönetiminin yapay zekâ konusunda Çin’i de içine alan küresel bir yönetişim ve iş birliğinden ziyade, Amerikan firmalarının tüm sistemi domine ettiği ve mutlak egemenliğin ABD’de olduğu bir uluslararası düzeni savunuyor olması karşısında Çin, kendi kapasitelerini tüm hızıyla geliştirmeye devam ediyor.
ABD’nin bu korumacı ve mutlak egemenliği savunan politikalarının bir izdüşümü olarak teknoloji ihracatına getirilen kısıtlamalar, elbette Çin başta olmak üzere birçok ülkeyi kendi başlarının çarelerine bakmaya itiyor. Bu da tıpkı savunma sanayisinde ve silah teknolojilerinde olduğu gibi, yapay zekâ alanında da dünyada farklı aktörlerin ve oyuncuların kısa zamanda ortaya çıkacağını gösteriyor. Halihazırda önde gelen yapay zekâ şirketlerinin üst düzey yöneticilerinden gelen bu teknolojinin yavaşlatılması çağrıları, insanlığın geleceği için normatif ve ahlaki boyutlarının da düşünülmesi gerektiğine ilişkin tartışmalar karşısında, rekabetin yavaşlamayacağı; aksine daha da kıyasıya devam edeceği görülüyor.
Her ne kadar Washington’daki zirvede iki lider, bunun kendileri için bir ulusal güvenlik konusu olduğunu, insan kontrolünde tutulması gerektiğini ve bu yönde iş birliğini tavsiye eden kararlar almış olsalar da, tam mutabık kalınmış bir anlaşma da ufukta henüz yok.
İki ülke arasında aynı statükonun ve donmuş çatışma alanının Tayvan konusunda da devam ettiğini söylemek mümkün. Çin, müteaddit defalar bu ülkenin bağımsızlığının Washington tarafından tanınmamasının kendisi için kırmızı çizgi olduğunu ilan etti. Şi’nin ziyaretinde de bu aktarıldı; ancak Trump tarafından kendisine ne ABD’nin Tayvan’a silah satışlarını durduracağı ne de ülkeye siyasi desteğini keseceği yönünde bir güvence verilmedi.
ABD’nin yapay zekâ ve Tayvan başlıklarındaki tavizsiz tavrı karşısında, Çin’in de elbette Ukrayna savaşında Rusya’ya, ABD-İran savaşında da İran’a desteğini sürdüreceğine şüphe yok. Oysa Trump, Pekin’den her ikisi de Çin’in müttefiki olan İran ve Rusya’yı ikna etmesini istiyor ve bekliyor. Ancak görünen o ki, Tayvan konusunda bir ilerleme yaşanmaksızın Pekin’in Washington’a bu iki cephede herhangi bir jestte bulunması olası değil. Daha da ötesinde, Çin’in bir yandan İran’a askeri, lojistik ve istihbarat sağlayarak desteğini devam ettirdiği, diğer da yandan müttefiki Rusya’nın Ukrayna ve Batı bloğu karşısında düşmesini istemediği görülüyor.
Çin’in ABD’ye bu konuda duyarsız olmasının bir başka sebebi de kuşkusuz, jeostratejik önceliklerini Asya-Pasifik’e kaydıran ABD yönetiminin Orta Doğu’ya saplanıp kalmasını ve kapasitelerinin mümkün olduğunca zorlanmasını sağlamak. Trump yönetiminin İran savaşıyla başlayan kayıplarının içten içe daha da derinleşmesini beklemek. Kendi mücavir alanındaki ABD çevrelenmesine karşı ileri cephede ABD’nin tahkimatını Ukrayna ve İran savaşlarıyla yavaşlatmak ve durdurmak. Mamafih aynı stratejiyi Trump da deniyor. Her ne kadar evdeki hesap çarşıya uymamış gibi görünse de İran savaşını başlatma nedenleri arasında Çin’in olmadığını söylemek mümkün değil.
İki ülke arasındaki büyük güç rekabeti teknoloji, güvenlik ve ticaret ayaklarında son derece çetin bir hegemonya savaşına çoktan girmiş durumda. Birbirlerini durdurmak için kıyasıya bir mücadele sürüyor. Liderler seviyesinde sıklıkla görüşülüyor olması bu savaşın eğlence ve diplomasi “diplotainment” parantezine sıkışmasına engel olamıyor.
Trump, Şi’yi Beyaz Saray’da gezdirirken, neredeyse ezeli muarızı olarak gördüğü bir önceki ABD Başkanı Biden’ın portre fotoğrafının yerine konan otomatik imza makinesinin fotoğrafını gösterdi. Şi’nin kahkahaları salonda yankılandı. Trump, bir diğer ezeli rakibi ve muarızı Çin’e karşı bir zafer kazanmak mecburiyetinde ve bunun için her yöntemi deniyor. Bir taviz, bir anlaşma ve kazanç için gerekirse Pekin’in yolunu arşınlıyor.
Tüm bu tablo içerisinde iki ülkenin Soğuk Savaş’tan hallice olan ilişkilerinin dünyanın neresinde ve sıraladığımız başlıkların hangisi üzerinden yeni testlere gebe olacağının ipuçları mevcut. Ancak mevcut durum iki ülkenin büyük güç savaşında karşılıklı tavizler verebileceği kadar bu mücadeleyi tırmandırarak kazanmaya yoluna gidebileceklerine dair güçlü emareler de barındırıyor.

