İnsan bazen anlamaz.
‘Bazen anlar’ mı deseydim yoksa? Anladıklarımız ve anlamadıklarımız terazinin iki kefesine konulsa anlamadıklarımız Everest tepesini gölgede bırakırdı da anladıklarımız Everest’in eteğinde dolaşan bir karıncanın hacmine erişemezdi. Anladığımızı zannettiğimiz bazı şeyleri aslında hiç anlamadığımızı çok geç anlarız. Anladım zannı ile anlamak arasındaki fark büyüktür ve anlamaya en ziyade mâni olan anladım zannıdır. Bu sebepten gençler her şeyden anlar ama ihtiyarlar bazı şeyleri biraz anlar, ölüler ise her şeyi bir anda anlar. Bilmem anlatabiliyor muyum?
Bendeniz kuantum fiziğinden anlamam mesela; ileri matematikten, ekonomiden, politikadan, yapay zekadan… Neden anlamıyorum diye dert edip, kendimi paralamam öyle. Bazısı ticaretten anlamaz insanoğlunun, bazısı şiirden. Böyledir bu işler. Ticaretten anlayanlar şiirden hiç anlamaz, şiirden anlayanlar ticaretten anlıyoruz zanneder, batarlar. Anlamamak yaralamaz insanı ve yormaz pek. İyidir anlamamak.
İnsan bazen anlayamaz.
Anlamamaktan farklıdır anlayamamak. İhtiyacın olmadığı için, meşrebine uymadığı için, kabiliyetlerine denk düşmediği için, beceremediğin için, umursamadığın ve hatta tenezzül etmediğin için bazı şeyleri anlamak istemez ve anlamazsın; olur biter.
Anlayamamak öyle değil!
Anlamak istersin, anlamazsan varlığının anlamı kalmayacaktır, anlamaya gelmişsindir çünkü dünyaya, anlamadan dünyadan gidersen anlamsızlaşacaksındır; bütün bunları bilirsin, uğraşırsın, didinirsin, okursun, ağlarsın ama yine de anlayamazsın. Anlayamamak yaralar insanı ve yorar. Anlayamamak derdinin çaresi anlayamayacağını anlamaktır belki. Orası sahil-i selamettir. Asıl idrak, idrakin idraksizliğini idraktir. Bu kapıdan girdin mi içeri, ne anlaşılacak bir şey vardır çünkü ne de anlayacak birisi.
“Dünyâ vü mâfîhâ hikmetin bilen ârif değil
Ârif oldur bilmeye dünya vü mâfîhâ nedir”
İster böylece Fuzûlî dilinden terennüm et bu hikayeyi, ister ‘yaşadıkların seni güldürmüyorsa espriyi hâlâ anlayamamışsındır’ diyen adama kulak ver, istersen de ‘ağam bizimle eğlenir’ de, netice değişmez. Bizde ilmin zahirinin dibini bulduktan sonra hâlâ anlayamayanlar ‘medet’ deyip mürşid eteği tutarlar, batıda bu aşka müptela cins kafalar ekseriyetle kafalarına sıkarlar. Eteği tutan neyi anlar kafaya sıkan neyi, ben bilmem. Yaralar insanı anlayamamak, öldürür bu yara bazen, diriltir bu ölüm bazısını.
İnsan bazen anlatmaz.
Anlatmamak türlü türlüdür. Söyleyecek sözün yoktur susarsın; bu câiz ve güzel. Anlatacak meselen vardır anlayacak muhatap yoktur; bu hüzün ve yalnızlık. Söz derdi ifadeye kifayet etmeyecektir anlatmazsın; bu keder ve ıstırap. Anlatmakla olmadığını anlar vazgeçersin anlatmaktan; bu uykusuz geceler. Anlatmak için anlamak gerektiğini fark eder vazgeçersin anlatmaktan; bu anlamaya aralanan kapı. Say sayabildiğin kadar.
Anlatmamak bazen yorar insanı bazen dinlendirir, bazen saadet sebebidir bazen kahır, bazen varmaya sebeptir bazen yolda kalmaya. Nispeten insanın elindedir, iki dudağının arasındadır, gayretinin ucundadır, kalbinin kıyısındadır. Anlatırsın yahut anlatmazsın senin bileceğin iştir yahut senin hiç bilmediğin!
İnsan bazen anlatamaz!
Anlatamamak dertlerin büyüğüdür, ıstırapların babasıdır, kahrın anasıdır, başın belasıdır! Bitirir insanı, bir kurt gibi kemirir içten içe, eritir, hasta eder, huzurunu kaçırır, şevkini öldürür, ömrünü yer, hayatını çileye çevirir.
Anlatmamaktan farkı çoktur anlatamamanın. Anlatmamak çoğu zaman elindedir, sana bağlıdır. Ama anlatamamak ne elindedir ne dilindedir ne de sana bağlıdır. Anlatmak kelimenin işidir, anlatmamak kelimeden vazgeçmek.
Anlatamamak öyle mi ya!
Söylersin, susarsın, ağlarsın, duvarları yumruklarsın, kanser olursun, kahrından ölürsün de yine anlatamazsın. Sağıra notayı, köre rengi, keçiye kuantumu anlatırsın da halden bilmeyene halini anlatamazsın! Bir sızıdır içinde, bir ince ağrı, bir yara kurşundan beter; anlatabilsen dinecek, geçecek, kaybolup gidecek. Anlatamadıkça artar, büyür, vücudunu kaplar, o yaradan ibaret kalırsın, bir de bakmışsın ki ortada senden eser yok. Anlatamamak yok eder insanı!
“Ey Fuzûlî sehldür her gam ki gam-hârı ola
Gam budur kim mende min gam var bir gam-hâr yok”
Anlatamayana düşen anlaşılmak isteğinden vazgeçmektir belki de. Derviş diye anlamak ve anlaşılmak arzusundan vazgeçen kişiye derlermiş. Anlatma çabası anlama iddiasından doğuyor zira. Neyi anlayabildim ki diyebilen niye anlatsın ki?

