Osmanlı-Türk modernleşmesini belirli alanlar üzerinden okuduğumuzda bir kopuş yerine sürekliliğin göze çarptığı görülür. Cumhuriyet bir yönüyle radikal bir kopuş gibi gözükse de son dönem Osmanlı’nın birçok alandaki reform çabalarının devamı olarak da okunur. Dolayısıyla geçiş sürecindeki reddi miras tartışmalarına rağmen muhtelif sahalarda gözlemleyebileceğimiz bir tevarüs kültürü de söz konusu. Bugün siyasete müdahale tartışmalarında sıkça gündeme gelen ve Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında da acı tecrübelere konu olan darbe kültürü, bu süreklilik çizgisinin en belirgin örneklerinden biridir. Periyodik olarak tekrarlanan bu meşum pratiğin, bir kültür haline geldiğini söylemek mümkün. O nedenle Cumhuriyet Dönemi’nin ilk darbesi olan 27 Mayıs 1960, hem kendisinden önceki pratikleri içselleştirme hem de sonraki darbelere bir kültür aktarma noktasında oldukça önemli bir milattır.
27 Mayıs’ın hemen akabinde ordu içindeki tartışmalara ve özellikle Albay Talat Aydemir olayına bakıldığında bile bu kültürün ne denli çarpıcı olduğunu görebiliriz. Askerin, makul ve mümkün gördüğü her koşulda siyasete müdahale etme arzusunun bir göstergesi olan Aydemir örneği, sonraki süreçlerde bu arzunun diri tutulması ile paralel ilerlemiştir. 12 Mart 1971 öncesinde ordu içindeki ayrışma ve siyasete müdahale koşullarının oluşumu da dikkate alındığında, askerin siyasetteki ağırlığının tahkim edildiği bir sürecin yaşandığı görülür. 1970’lerin ikinci yarısı ile başlayan siyasi istikrarsızlık ve toplumsal gerilimlerin gölgesinde icra edilen siyaset, hemen her anında askerin gölgesinde süregelmiş ve darbe geleneği siyasetçilerin üzerinde Demokles’in kılıcı olarak kullanılmıştır.
12 Eylül 1980 darbesi hem süreç analizi hem de maliyetleri açısından devasa bir bilanço üretmiştir. 12 Eylül’ü mümkün kılan koşullara bakıldığında çok çarpıcı bir tablo ile karşı karşıya kalırız. Bir yanda koalisyonlar üzerinden yürütmenin işlevi ve etkisi noktasında ortaya çıkan sorunlar diğer yandan da ciddi ekonomik sorunların yarattığı toplumsal huzursuzluklar. Ek olarak iç gerilimlerin ideolojik düzlemde yarattığı çatışma hatları ve inanç düzleminde inşa edilmeye çalışılan karşıtlıklar. Sivas katliamı, Maraş’taki provokasyonlar, Abdi İpekçi ve Nihat Erim’in öldürülmesi, Çorum Olayları ve sol-sağ çatışmaları. Hemen hepsi bir bütün olarak toplumda siyaset kurumuna yönelik güveni ortadan kaldırdığı gibi hükümetlerin olaylara müdahale edebilecek kapasitede olmadığı fikrini de tahkim etti.
Toplumsal krizleri çözmekte yetersiz kaldığı düşünülen siyaset kurumunun işlevsiz kaldığı en önemli hadiselerden biri de Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanlığı görev süresinin dolması sonrasında yerine bir cumhurbaşkanının seçilememesi sürecidir. Aylarca süren tartışmalarda parlamentonun kilitlenmesi ve toplumsal olaylara müdahale noktasında yaşanan sorunlar, askerin siyasete müdahale koşullarının oluşmasına da imkan tanıyordu. Nitekim sonraki dönemde 12 Eylül darbesinin aktörleri ile yapılan röportajlarda, darbenin “toplumsal meşruiyeti” üzerine yoğun bir çalışma yapıldığı ve birçok krize isteyerek müdahale edilmediği ortaya çıkmıştır. 12 Eylül’e giden dönemde ordunun iç savaş ortamını bertaraf edecek kapasitede olmasına rağmen neden müdahale etmediği ve darbe öncesinde ne tür hazırlıklar yaptığı da bilinen bir gerçek bugün.
PROGRAMLI DARBE SÜRECİ
Kemal Karpat’ın “Osmanlı’dan Günümüze Asker ve Siyaset” başlıklı kitabında Birand’dan ayrıntılı biçimde aktardığı bu önemli husus, 12 Eylül’ün anlaşılması adına oldukça önemli. Nitekim 12 Eylül, 27 Mayıs darbesinin aksine, askeri komuta kademesindeki hemen her aktörün bilgilendirildiği ve rızasının alındığı bir darbe sürecidir. Bununla birlikte, 12 Eylül’ün çok öncesinde askeri elit, darbe sonrasında hangi düzenlemelerin yapılacağı, sivil asker ilişkilerinde nasıl bir geçiş sürecinin takip edileceği ve en önemlisi de parlamenter siyasete ne zaman ve ne ölçüde dönüleceği hususları üzerine epeyce bir çalışma yapmıştır. Darbe sonrasında Ecevit ve Demirel gibi isimlere yönelik kısıtlamalar da düşünüldüğünde, bu sürecin kilometre taşlarının nasıl döşendiği ve ordunun özellikle şiddet ve gerilimi azaltmaya dönük bir müdahaleden neden kaçındığı daha da iyi anlaşılmış olur. Döneme tanıklık eden birçok ismin, 12 Eylül’de gerçekleştirilen darbeyi, beklenen ve zaruri bir müdahale olarak tanımlamaları bu nedenle oldukça önemli.
12 Eylül hiç kuşkusuz sadece öncesi ile değil sonrası ile de epeyce bir travmaya neden oldu. Mahkemeler, idam sehpaları, vatandaşlıktan çıkarma ve benzeri birçok hadisenin yaşanması, 12 Eylül’ün hafızalara kazınan bir tarih olmasına neden oldu. Bize düşen, bu müessif hadiselerin tekrarlanmaması adına demokratik bilinci her daim canlı tutmak ve darbelere karşı durmaktır. Aliya’nın “unutulan soykırım tekrarlanır” sözünden mülhem unutulan darbeler tekrarlanır gerçeği her daim hatırımızda olmalı.

