Bu yıl 4 şehrimizde 10 kamp yaptık: Tarih felsefesinden bilim felsefesine, yapay zekadan sanat araştırmalarına tadı damağımızda kalan akademik kamplardı bunlar. Çorum, Aydın ve Erzincan’dan sonra Kocaeli kampımızdayız şu an.
MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) akademik yaz kampları bu sene destansı bir boyut kazandı. Kardeşlik ruhunun ve akademiye ruh katacak entelektüel kalitenin ve seviyenin ne olduğunu gösteren benzersiz kamplar oldu.
MTO kamplarımız eğitim tarihimize kayıt düşüyor. Öncü, parlak ve önümüzü açacak genç bir neslin yetiştirmesine öncülük ediyor. Kapsamlı, ufuk açıcı dereler, 100 Kitap Listesi ve Kademik Yaz Kampları’mız, MTO’yu öncü parlak bir kuşak yetiştirilmesi konusunda benzersiz ve öncü konuma yerleştiriyor.
Erzincan kampımızı MTO’muzun yönetim ekibinden Muharrem Kartancı hocamızın lezi kaleminden aktarmaya bugün de devam ediyorum. Zihin açıcı, keyifli okumalar…
HAMZA AYDOĞDU: DEVLET, İNSANI İLE BULUŞTUĞUNDA
Erzincan Valimiz Hamza Aydoğdu’nun kampa gösterdiği ilgi, bir protokol ayrıntısı olarak geçiştirilemeyecek kadar anlamlıydı. Gençlerle aynı sofrada oturdu, onları dinledi, hayallerine kulak verdi. MTO’yu Türkiye’nin geleceği açısından önemli bir imkân olarak değerlendirdi.
Valimizin gençlere yaklaşımı ve geleceğe dair taşıdığı heyecan, bizi asıl etkileyen yönüydü.
Devlet yalnızca bina yapan, yol yapan ve hizmet üreten bir mekanizma değildir. Devlet aynı zamanda toplumun umudunu diri tutan, gençliğin önünü açan, güçsüze güç, yalnız olana dost, tökezleyeni ayakta tutan bir iradedir.
Bir şehri yönetmek, yalnızca kurumları sevk etmek değil; o şehrin ruhunu, mimarisini, insanını ve geleceğe dair beklentilerini de yönlendirebilmektir. Valimizin konuşmalarından ve verdiği örneklerden bu yönde çaba gösterdiğini anlıyoruz.
Bu kardeşlik ruhu yalnızca kampın kendi içinde kalmadı. Bize ev sahipliği yapan başta valimiz olmak üzere Erzincanlı kardeşlerimize de sirayet etti. Kültür Müdürümüz Oğuzhan Kılıç Bey’in “Bu nasıl kaliteli insanlar, bu nasıl güzel kardeşlik ruhu; size hizmet bizim için şereftir” sözleri, aslında yaşadığımız iklimi özetliyordu.
O an içimden şu düşünce geçti: Mustafa Çiftçi gibi on bakanımız, Hamza Aydoğdu gibi on valimiz olsa; Türkiye hayallerimizin ötesinde bir ülkeye dönüşür.
TARİHE BAKMAK: SORUMLULUĞU HATIRLAMAKTIR
Üçüncü gün Kemah ve Eğin seyahatindeyiz…
Bu, klasik anlamda bir gezi değildi. Bir tarih ve medeniyet muhasebesiydi; Kitab’ı, kendini, kâinatı okuma gayretiydi.
Kemah ve Eğin’i içine alan bu yolculukta medeniyet birikimimizi gözlemleme, anlama ve yeniden okuma gayreti içindeydik. Yollar ders verir gibiydi; dağlar birbirinden ihtişamlı, coğrafya başlı başına bir kitaptı. Dağların ihtişamı, kuru kayaların arasından coşkuyla akan sular ve dereler… Her manzara bizi başka bir tefekküre çağırıyordu.
Kemah’ta Bayrak Tepe’den şehri bütün olarak seyrettik. Kümbetlere indik, Melik Gazi’yi ziyaret ettik. Türk mezarlığının tarihî derinliğini anlamaya çalıştık.
Ahlat’ı bildiğimiz hâlde Kemah’ı neden yeterince bilmediğimizi sorguladık. Ahlat kadar güçlü bir tarihî birikime sahip bu şehrin neden hafızamızın gerisinde kaldığını, bazı şehirlerimizi, şahsiyetlerimizi ve medeniyet duraklarımızı neden yeterince öne çıkaramadığımızı düşündük.
EZANIN İZİNDE GÜLABİBEY CAMİİ
Yağmurun bereketi altında, ezan sesinin izini sürerek insana huzur veren, sarıp sarmalayan ahşap dokusuyla Gülabibey Camii’ne ulaştık. Kametle birlikte kalabalık bir cemaat hâlinde saf tuttuk; caminin ruhunu duya duya tekbir aldık ve namaza durduk.
Namaz sonrasında MTO Cami Halkaları’nı Anadolu’nun inşasını mayalayan topraklarda, Kemah’ta da oluşturduk. Çok etkileyici bir tabloydu. Nasıl anlatılır bilemiyorum; anlatılmaz, ancak yaşanır türdendi.
Cami imamımız Mesut İşbilir, Kemah’ı, camiyi ve güzel insanlarını anlattı. Mesut Bey, biz gelmeden yaklaşık iki saat önce “Yapabilme Sanatı” isimli kitabını daha fazla insana ulaştırabilmek için Yusuf Kaplan hocamıza ulaşmayı düşünmüş. “DM’den mesaj yazsam görür mü?” diye aklından geçirmiş.
Sonra namaz vakti gelmiş. Mesut Bey imamete durmuş. Namaz bitmiş, selam verilmiş. Başını çevirdiğinde ise arkasında Yusuf Kaplan hocamızı görmüş.
Mesut Bey’in şaşkınlığı, heyecanı ve şükrü görülmeye değerdi.
O an hepimiz şunu bir kez daha anladık: Kimin duasına vesile olunacağını, kimin hayaline dokunulacağını, kimin yıllardır beklediği bir buluşmanın kapısının aralanacağını önceden bilemiyoruz. Bu sürprizlere tanıklık için yola çıkmak yeterlidir, bir öncünün gölgesinde… Gerisini yolun kendisi, kaderin ince örgüsü ve Rabb’ımızın lütfu tamamlar.
Mesut Bey’den sonra Yusuf Kaplan hocamızın medeniyetimizi anlamaya, medeniyetimizin içinde bulunduğu krizi anlamlandırmaya ve çözüm önerilerine dair halka sohbeti gerçekten doyumsuzdu.
KÂİNATI OKUMA: EĞİN
Eğin yolundayız. Kayalıklar, kanyonlar, dereler ve ormanlar iç içe. Taş ve ahşabın birbirine karıştığı evler, vadilerin içine yerleşmiş hayatlar…
Suyun sesi, azameti, rüzgârın uğultusu, taşın ve toprağın sessizliği karşısında insanın dilinden kendiliğinden şu söz dökülüyor: Terzi Baba’yı hatırlayarak: “Subhânallah…”
En yüksek tepeden baktık Eğin’e; akşamı karşıladık. Sözleştiğimiz vakitte Kaymakam Emirhan Bey ile akşam yemeğinde buluştuk.
Bir yılda ilçeyi tanımış, köylerini dolaşmış, insanlarıyla kaynaşmış, esnafıyla iç içe olmuş, öncü insanlarını araştırmış, onlardan sanki ders almış; samimi, makamını kendine maske bilmemiş bir kaymakam…
Bize şehrini insanıyla, hafızasıyla, değerleriyle ve geleceğe dair umutlarıyla anlattı. Manilerini hatırlattı. Nurettin Topçu’nun hikâyesini, tefekkürünü, buralarda arınmasını dinledik ve yüreklerde bir köprü kurduk Eğin ve kaymakamı ile…

