Büyük kulüplerde teknik direktörlük yalnızca takım çalıştırmak değildir. Bir mağlubiyetin, yanlış bir değişikliğin, söylenen tek bir cümlenin hesabını vermektir. Çünkü büyük kulüplerde başarı alkışlanır ama başarısızlık çok daha yüksek sesle konuşulur.
Son dönemde yaşananlar bunun en açık örneklerinden biri. Trabzonspor'da kulübün efsane isimlerinden Fatih Tekke ile yollar ayrıldı. Fenerbahçe'de ise İsmail Kartal cephesinde istifa kararıyla başlayan farklı bir süreç yaşandı. Kartal ilk aşamada kararından geri adım atmazken Başkan Aziz Yıldırım'ın devreye girmesiyle yeniden görevine dönme kararı aldı.
İki farklı kulüp, iki farklı hikâye ama ortak bir mesele var:
Baskı.
Peki büyük kulüplerde görev yapan teknik direktörler bu baskıdan bu kadar etkilenmeli mi?
Asıl tartışmamız gereken nokta burası.
Elbette teknik direktör de insan. Tribünden yükselen tepkiyi duyuyor, sosyal medyada yazılanları görüyor, televizyonda hakkında konuşulanları biliyor. Üstelik eleştiri futbol sınırlarının dışına çıkıp hakarete, aileye ve insanın kişiliğine kadar uzanabiliyor.
Bunları yok saymak mümkün değil. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var.
Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ın, Beşiktaş'ın ya da Trabzonspor'un kulübesine oturuyorsanız sadece futbol bilginizle sınanmıyorsunuz. O koltuğun ağırlığını taşıyıp taşıyamadığınız da sınanıyor.
Bu kulüplerde üç maç kaybettiğinizde eleştiri olacak. Kötü futbol oynadığınızda tribün homurdanacak. Yanlış oyuncuyu değiştirdiğinizde binlerce insan size ne yapmanız gerektiğini anlatacak. Şampiyonluk yarışında geriye düştüğünüzde sosyal medya ayağa kalkacak.
Bunlar dün de vardı, yarın da olacak.
Dolayısıyla modern teknik direktörlüğün yalnızca taktik, antrenman ve oyuncu yönetiminden ibaret olmadığını kabul etmek gerekiyor.
Baskı yönetimi de teknik direktörlüğün bir parçası.
Hatta büyük kulüplerde en önemli parçalarından biri.
Bir teknik adam oyuncusuna, "Taraftar baskısından etkilenmeyeceksin, kafanı kaldırıp işine bakacaksın" diyorsa aynı direnci kendisinden de beklemek çok yanlış olmasa gerek.
Eleştiri ile hakareti elbette birbirinden ayırıyorum.
Hiçbir teknik direktör hakareti kabullenmek zorunda değil. Hiçbir insan aşağılanmayı mesleğinin doğal sonucu olarak görmek zorunda değil. Fakat futbolun içindeki sert eleştiriye karşı daha güçlü bir psikolojik zırh geliştirmek gerekiyor.
Çünkü büyük kulübün maaşı büyük olduğu gibi sorumluluğu da büyüktür.
Başarı geldiğinde on binler sizi alkışlıyorsa, işler kötü gittiğinde aynı kitlenin sorgulamasına da hazırlıklı olmanız gerekir.
Burada kulüp yönetimlerine de önemli görev düşüyor. Teknik direktörü ilk krizde yalnız bırakan, sosyal medyanın gündemine göre karar değiştiren yönetim modelleri baskıyı daha da büyütüyor. Bir teknik adamın arkasında gerçekten duran güçlü bir yönetim varsa, tribünden gelen sesin soyunma odasına ulaşması da zorlaşıyor.
Teknik direktörün de kendi dünyasını dışarıdaki gürültüden ayırabilmesi gerekiyor.
Bugünün futbolunda yeni bir teknik direktör profiline ihtiyaç var. Sadece iyi antrenman yaptıran değil; kriz yöneten. Sadece doğru 11'i bulan değil; baskı altında doğru karar verebilen. Sadece oyuncusunu psikolojik olarak hazırlayan değil; kendi psikolojisini de koruyabilen.
Çünkü İstanbul'da da Trabzon'da da büyük takım kulübesine oturduğunuz anda artık sadece rakiple mücadele etmiyorsunuz. Beklentiyle, sabırsızlıkla, eleştiriyle ve milyonlarca insanın duygusuyla da mücadele ediyorsunuz.
Büyük kulüplerin kulübeleri rahat koltuklar değildir. O koltukları büyük yapan da zaten budur.

