İsmail Kılıçarslan’ın dünkü “Anlamama yardımcısı olur musunuz?” başlıklı yazısını okuyunca, bir önceki akşam yaşadıklarım ertesi sabah beni bulmuş oldu.
Önce İsmail abinin çağrısından özet geçeyim. Hesap makinesi gibi çalışmış, Bereket Döner’in eski sahibi Hayrettin Taşkıran’ın yeni markası Dürümo’daki 100 gramlık tavuk şiş dürümü masaya yatırmış: 11 TL tavuk, 5 TL işçilik, 34 TL lavaş-ambalaj-garnitür-sos, toplam 50 TL maliyet, 12 TL vergi. Yani amortismansız 62 liraya mal olan dürüm 120 liraya satılıyor ve Taşkıran,
kirasından SGK’sına her şeyi ödedikten sonra yüzde 10 kârla dükkânı çevirdiğini anlatıp şükrediyor.
Kılıçarslan akabinde aynı hesabı zincir bir börekçinin 430 liralık sandviçiyle de yapmış: Maliyet 148 lira, geriye kalan kâr yüzde 40’a yakın.
Vardığı yer şu: Türkiye’de fiyat algısı uzun süredir kayboldu, artık “
tutturan tutturduğuna
” durumu hüküm sürüyor. Ve şunu soruyor: Bunca kâr edip, kazancını vicdanında “helal” sayan esnafımızın ticaret ahlakı enflasyon yüzünden mi çöktü?
O halde ben de kasa fişlerimi dökerek İsmail abiye yardımcı olayım: Üçü de Başakşehir’de olan, ikisi Suriyeli diğeri Filistinli üç esnaftan örnek vereceğim.
BİR
: Hacıolabi. Kahve ve hurma üzerine kurulu bu marka, Kayaşehir’de kısa sürede müşteri kitlesi oluşturdu. Eşimle ve bazen de dostlarımızla gidiyoruz. Bu dükkânda bir defasında üç kişi kaküleli kahve içtik, el yapımı çikolatalarından yedik, yanında ikram edilen hurmalardan tattık. Hesap 680 TL geldi. “Eksik hesaplamışlar herhalde” diye kasadaki görevliyi uyarmak istedim, adam rakamı bir kez daha kontrol edip doğruladı. Her gittiğimizde aynı fiyatları ödüyoruz.İKİ
: Zaitoune. Suriyeli bir aileye ait bu tatlı zinciri, Şam ve Halep mutfağının şerbetli tatlılarını İstanbul’da birden fazla şubede satıyor; Kayaşehir’de var. Reklama girecekse girsin, Zaitoune’un Suriye’ye özgü kuru, az şerbetli tatlı türleri çok lezzetli. Fakat bu çeşitliliğin, güler yüzün, ikram nezaketinin ve temizliğin yanında, fiyatlar da piyasanın altında. Bir gün kasadaki görevliye “Nasıl bu fiyatlara nasıl satabiliyorsunuz”
diye sorduğumda aldığım cevap netti: “Elhamdülillah kazanıyoruz. Kâr oranımız bellidir, üzerine asla çıkmayız.”
Bu tek cümle, Kılıçarslan’ın yazısına yanıt veriyor aslında.ÜÇ
: Filistin Künefecisi. Kayaşehir’de yeni keşfettiğim bu dükkânda kocaman tepsiler durmadan yenileniyor, içeride sıra vardı. Bildiğimiz künefenin yanına, bol cevizli ve tarçınlı olandan da bir dilim eklettim. Pasta tabaklarından taşacak porisyonlara kasada 440 lira denilince, teyit için “iki dilim aldım” dedim. Türkçesi düzgün Filistinli kardeşimiz, “Abi dilimi 220 lira, istersen yarım kilosu 500”
dedi. Siz de şaşırdınız değil mi? Piyasanın neredeyse üçte biri fiyatına satıyorlar.Peki bu nasıl oluyor?
Dikkatinizi çekerim, burada bir “milliyet” kayırması yapmıyorum ve zaten önümüzde yüzde 10’la yetinip şükreden Hayrettin Taşkıran örneği de var.
Üstelik enflasyona, üstelik artan girdi maliyetlerine rağmen.
Kayaşehir’deki üç esnaf örneğini ekleyince, ortaya; “
kazanmak
” ile
“helal kazanmak” arasındaki o büyük fark
çıkıyor. “Yüzde 10’un üzerinde kâr yapanlar haram mı kazanıyor?”
diyenler olacaktır. Ticaret kanunu ve serbest piyasa kuralları çerçevesinde kimse için “haram kazanıyor
” diyemeyiz, hatta “alan razı, veren razı”
da denilecektir. Fakat Allah rahmet eylesin, Alev Alatlı’nın şu sözü tam burada, aşina olan kulakları çınlatıyor: “Her yasal hak, helal değildir ve olamaz.”Kâr oranını belirleyip üzerine çıkmayan esnaf hâlâ var. Hem de İstanbul’un en pahalı ilçelerinden birinde, aynı kiraya, aynı elektriğe, aynı SGK primine tabi.
Peki neden bazı esnaf “kâr sınırı” koyabiliyor da bazıları koymuyor? Bir kere sorun sadece satıcıda değil. Kılıçarslan’ın işaret ettiği toplumdaki
“fiyat algısı kaybı” da rakamları yukarı çekiyor.
Bu arada göçle gelen esnafın var olma ve kendi insanına kendini kabul ettirme gibi öncelikleri var tabii. Fiyatı yüksek tutarsa mahallesi anında terk eder. Göçmenlerin fiyat algıları hâlâ diri, çünkü sineğin yağını hesaplamak zorundalar. “Esnafı da mecbur” demiyorum ama müşterilerinin
“ben bunu bu fiyata almam”
tavrı da dengeyi sağlıyordur.Demek o ki, makul oranla yetinen esnaf kadar, “fazla ödemem” diyen tüketici iradesi de belirleyici oluyor. Biz ise yıllardır
“her şey zaten pahalı, bu kadarı ne fark eder”
algısına teslim olup “satan razı, alan razı”
denklemini meşrulaştırdık.Yani o sandviç 430 liraya üç gün o rafta beklesin, bakın fiyatı nasıl makul oranlara dönüyor.
Gelelim Kılıçarslan’ın sorusuna…
“Vicdani sorumluluk, ticaret ahlakı gibi ilkeler enflasyon var diye bütünüyle mi devre dışı kaldı insanımızda?”
demişti.Evet abicim, yozlaşma bariz. Aradaki farkı ne enflasyon belirliyor, ne kur, ne de maliyet… Fark, bir koyup on almak hırsının sonucu ve halkın önemli kesimindeki
“böyle gelmiş böyle gidecek, bari tadını çıkaralım”
koyvermişliği de fahiş fiyatları meşrulaştırıyor.Bilmem anlatabildim mi?

