Çözüme mi karşılar AK Parti'ye mi?
00:00, 09/08/2009, PazarG: Güncelleme: 03:44, 09/08/2009, Pazar
Yeni Şafak
Çözüme mi karşılar AK Parti'ye mi?
AK Parti, Kürt sorununun çözümünde kritik eşiği aşarak DTP ile görüştü. AK Parti bu görüşmeyle hem samimiyetini hem de siyasi iradesini ortaya koydu. CHP ve MHP'nin bu görüşmeyi siyasi kaygılarla eleştirmesi ise haksızlıktır. Hükümeti eleştirenler eğer çözüme karşı değillerse AK Parti'ye karşılar.
Türkiye bir süredir Kürt sorununu değil Kürt açılımını konuşuyor. Kürt açılımı, bir yol haritasına sahip olmasada, yarattığı toplumsal psikolojik etki açısından en az somut proje kadar önemli.
Cumhurbaşkanı Gül'ün Çek Cumhuriyeti ziyareti dönüşü “iyi şeyler olacak” açıklaması ile başlayan süreç, son günlerde stratejik bir adımı daha geride bıraktı. TBMM altında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın daha önce “başbakan” sıfatı ile görüşmedeği DTP ile AK Parti Genel Başkanı sıfatı ile görüştü. Bu görüşme, taşıdığı önem nedeniyle Erdoğan'ın hangi sıfatla bunu gerçekleştirmiş olduğunu önemsiz kılıyor. Birkaç gün önce Ahmet Türk ile yaptığım görüşmede; “Erdoğan'ın görüşmeye gelirken taşıdığı sıfattan daha önemlisi akan kanın bir an önce durması olduğunu” ifade ederek; “keşke bu görüşmeyi daha önce yapabilseydik” dedi. Sonuç olarak görüşme, taraflar hangi sıfat taşırlarsa taşısınlar önemlidir ve çözüm yolunda büyük bir adımdır.
AK PARTİ HEP ÇÖZÜM İSTEDİ
Hükümet tarafından atılan bu adımları Abdullah Öcalan'ın 15 Ağustos'ta açıklayacağı “yol haritasıyla” bağlantı kurarak eleştirmek haksızlıktır. Çünkü, Başbakan Erdoğan 2005 yılında yine Ağustos ayı içinde önce Ankara'da aydınlarla yaptığı görüşmede, sonra Diyarbakır'da yaptığı açıklamada, devlet adına bir tür özür dilemiş ve bu sorunun çözülmesi için somut atmak istediğini beyan etmiştir. Ancak bu adımlar atılmamış belki de atılamamıştır. Hükümetin bu konudaki arayışları bitmemiştir. Nitekim o dönemde Dişişleri Bakanı olan Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra 2008 yılı başlarında, İstanbul'da yine bir grup aydını kabul ederek, bu konuda onların görüşlerini almış ve “Devletin bütün birimleri sorunun çözümü için çalışma halindedir” dediği kamuoyuna yansımıştır.
Nihayet bu yıl içinde yine Cumhurbaşkanı Gül'ün sözleri ile başlayan süreç artık daha somut adımlarla ilerliyor. Bu noktada şunu söylemek yanlış olmayacaktır, bu sorunun çözümü konusunda belki 2005 yılından bu yana somut adımlar atıl(a)mamıştır ancak sorun hiçbir zaman unutulmamış ve altan alta çözüm arayışları sürmüştür. Bunu MİT Müsteşarı'nın çalışmalarından, görev süresinin uzaltılmasından, Kuzey Irak Özel Temsilcisi'nin temaslarından görmek mümkündür. Son olarak Başbakan'ın bu konuda İçişleri Bakanlığı'nın koordinasyonunda çalışmaların sürdüğünü açıklaması, ardından İçişleri Bakanı'nın hükümet tarafından ortaya koncak çalışmanın katılımcı bir süreçte ve herkesin katkısını alarak hazırlamak istedikleri yönündeki beyanı, hükümetin bu konudaki iradesini ve samimiyetini göstermektedir. Bütün bunlar ortada iken, hükümete yönelik iyi niyetli eleştiriler dışındakileri, çözüme karşı olmasalar bile bunu AK Parti'nin gerçekleştirmesinden duyulan rahatsızlık olarak okumaktan yanayım.
KÜRT SORUNU-TERÖR SORUNU
Kürt sorunu konusunda konuşurken bunu ikiye ayırmak zorunludur. Bunlar; Kürt sorunu ve terör sorunudur. İkisi arasında bir neden sonuç ilişkisi olsa da; çözüm konusunda ikisini ayrı ayrı sorun alanları olarak tanımlayıp ilerlemek zorunludur. Ve çözümün iki alanda, aynı anda adımlar atarak gerçekleştirebileceğimizi görmeliyiz. Bunun için Kürt sorunu olarak tanımlayabileceğimiz kültürel hakların tanınması konusunda somut adımlar atmanın yanında (ki, birkaç adım atıldı) birlikte, terör sorunun çözülmesi için de silahsızlandırma olarak formüle edilebilecek süreci başlatmak zorundayız. Bunun anlamı, muhatap tartışmasına girmeden, silah bırakmaya özendirici adımların atılmasıdır. Bu alanda atılacak adımlar, Kürt sorunun çözülmesinde yapılacak 'yer adlarının değiştirilmesi', 'Kürtçe özel yayına izin' gibi sembolik adımlardan göreli olarak daha zor olsada vazgeçilmemelidir.
Ki bu konuda ilk adım, şu anda Kuzey Irak'ta Mahmur Kampı'ında bulunanların Türkiye'ye getirilmesi olabilir. Bunun devamı ise silah bırakacakların bu kamp üzerinden Türkiye'ye getirilmesi ve sembolik bir yargılama sonrası topluma kazandırılması projesi olabilir. Burada şunu da kabul etmek gerekir, Kürt sorununun çözülmesinde atılacak adımlar kısa sürede gerçekleşsede, terör ve şiddetin bitirilmesinin daha uzun bir süreç içinde olacağıdır. Bu açıdan Kürt sorununu çözmek, terörü tamemen ortadan kaldırmaktan daha kolay olacaktır.
Şimdi temel soru/n, bu adımların hükümet tarafından atılıp atılamayacağıdır. Ancak bu adımların atılmasını sadece hükümete bırakmak haksızlıktır. Çünkü bu sorun, DTP milletvekili Sırrı Sakık'ın ifadesi ile; “Ne tek başına Ak Parti'nin ne tek başına DTP'nindir. Türkiye'nin sorunudur”. Bu yüzden çözüm süreci tüm partilerin ve ilgili tüm aktörlerin katılımı ile ilerlemelidir. DTP'den CHP'ye, Barış Girişimi'nden, kanaat önderlerine kadar herkes bu sürecin yani çözümün parçası olmak durumundadır.
ÖCALAN BARIŞ ÇAĞRISI YAPARSA
Tabi burada kritik mesele Abdullah Öcalan'dır. Öcalan için toplumda birbirine zıt iki bakış olduğunu bir vaka olarak kabul etsek bile, gerek yakalandıktan sonraki açıklamaları ile gerekse avukat görüşmelerinden basına yansıyanlara baktığımızda; Öcalan'ın şu anda savaşın değil barışın ve çözümün dilini kullanmaktadır. Bu bence çözüm için kullanılması gereken bir şanstır. Öcalan faktörü şanstır çünkü, bugün hem PKK'nın sosyolojik tabanı üzerinde hem de PKK üzerinden ana referanstır. Ve bir tehdit olarak değil, çözüm için güçlü bir imkân olarak görmek gerekmektedir. Bunun tersini düşündüğümüzde, bu kez gerçekten “muhatap” sorunu yaşayacaktı Türkiye. Bu yüzden Abdullah Öcalan terörün sona ermesi için bir şanstır.
15 Ağustos'ta yol haritasının açıklayacak olan Abdullah Öcalan'ın ilk çağrısı, “15 Ağustos 1985'de başlayan şiddeti, 15 Ağustos 2009 bitiriyorum” şeklinde olursa benim için sürpriz olmaz. Bunun anlamı Türkiye içindeki silahlI unsurların sınır dışına çekilmesidir ki, bu Türkiye içindeki şiddetin büyük ölçüde sona ermesidir.
Sonuç olarak hükümet kritik eşiği aşarak DTP ile görüştü. Bu aynı zamanda AK Parti için her türlü siyasi riskin de alınması demektir. Bu görüşmeye CHP ve MHP'nin verdiği tepkileri günlük siyasetin gereği olarak okumak mümkün olmakla birlikte Kürt sorununun Türkiye için maliyetini göz önüne aldığımızda taşıdıkları sorumluğun daha fazla olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Kabul etmemiz gereken bir başka nokta da AK Parti ile ilgilidir. İster kabul edelim ister etmeyelim; 3 Kasım 2002 seçimleri ile Türkiye'de yeni bir siyasal süreç başlamış ve Türkiye ilk defa “büyük siyaseti” toplumsal olarak tartışmaya, konuşmaya başlamıştır. AK Parti, Kürt sorunundan Kıbrıs meselesine, AB'den sivilleşme ve demokratikleşmeye birçok alanda attığı adımlarla siyaseti toplumsallaştırmıştır. Bu durum, kendini solda, liberal, demokrat tanımlayanlar için şaşkınlık yaratsa da, bir gerçektir. Türkiye bir geçiş döneminde ve bu sürecin ana aktörü, taşıyıcısı AK Parti'dir. Bu geçiş süreci bittikten sonra Türkiye normalleşecek ve biz gerçek siyasetle tanışacağız. İşte o zaman gerçek bir sosyal demokrat partimiz, gerçek bir liberal demokrat, gerçek bir milliyetçi partimiz olacak. Ve bütün bunların kaynağı da büyük ölçüde AK Parti olacak. Ne dersiniz uzak bir hayelden mi bahsediyorum?
Başlıklar :
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.