Geçmişle yüzleşme travmaları yok eder
00:00, 01/07/2008, Salı
Yeni Şafak

Geçmişle yüzleşme travmaları yok eder
Fırat'ın sözleriyle başlayan tartışma esas olarak 'geçmişle yüzleş(e)me'. Unutmamak gerekiyor ki, geçmişle yüzleşmeden sağlıklı ve demokratik bir toplum olmanın imkânı yok. Ve bunun için sadece “vicdana” ve “ahlaka” ihtiyacımız var. Hepsi bu
Gerek içeride gerek dışarıda birçok siyasetçi, gazeteciye “Türkiye'de demokrasi var mı?” sorusunu yönelttiğinizde alacağınız ortalama cevap: “iyi ya da kötü demokrasi var” olacaktır. Bu kerhen kabulün altında yatan gözlemcilerin referans değerlerinin çok düşük olması ve Türkiye'ye dair umutlu olmaları ile ilgilidir. Yani referansları batılı demokratik ülkeler değildir. Eğer referansları bu ülkeler olsa idi, aynı şeyi söylemeleri güç olacaktı. Aynı şekilde bu cevap Türkiye'ye dair demokratikleşme konusunda sürekli bir iyimserlik olduğuna işaret eder.
Belki ümitli olmak için, her şeye rağmen iyi kötü ilerleyen, eksikleri olan bir demokrasimiz var söylemi çoğunluğu tatmin edebilir ama etmemeli. Tam demokrasi, katılımcı demokrasi, yereli merkez alan bir demokrasi yani mekanizmaları demokrat zihniyet içinden üretilmiş bir demokrasi istemeliyiz. Bunu içinden geçtiğimiz dönemde daha fazla arzu etmeli ve bunun için mücadele etmeliyiz. Çünkü içinde olduğumuz dönemde az ya da çok var diye övünülen demokrasinin azaltılmak istendiğini biliyoruz.
Bu yüzden demokrasimizin adını koymamız gerekiyor. Yüksünmeden, gocunmadan. Türkiye demokratik bir ülke diyor, demokrasi var diyoruz. Evet, Türkiye'de demokrasi var ve bu seçim demokrasisi: Üstelik sandıktan “beğenilmeyen” çıktığında, rejim kaygılarının devreye girdiği, ara formüllerin denendiği demokratik bir ülke. Klasik demokrasiye bile zaman zaman tahammül edemeyen bir ülke Türkiye. “Laik” olduğunu iddia ettiği kadar demokratik bir ülke burası.
Laikliği din-devlet ilişkilerinin ayrılması olarak kabul eden en vulgar tanımdan bile uzak, laikliği devletin dini kontrol etmesi hatta toplumun nasıl bir dini yaşaması gerektiği konusunda modern fetvalar verecek kadar otoriter laik bir ülke Türkiye. Üstelik bunu Anayasa'nın 2. maddesi ile değişmez ilke haline getirilmiş ve bunun için temel hak ve özgürlüklerin bile gerektiğinde kısıtlanabileceği ülke burası.
Türkiye'de daha çok demokrasi, daha çok toplum, daha çok siyaset diye meydanlara çıkan bizlerin belki şu verili durumu kabul ederek başlamamız gerekiyor: i) Türkiye'de var olan demokrasi, vesayetçi demokrasi. ii) Vesayetçi demokrasi varlığını seçimlerle rasyonalize ediyor. Ve iii) Bu yüzden Türkiye'de evrensel anlamda demokrasimiz yok. İster modern olsun, ister post modern olsun her darbe demokrasi sayacının sıfırlanıp, yeni kurulların ortaya çıkması ve toplumun yeniden öğrenmesi demek oluyor. Her darbe demokrasi adına kazanımların kaybedilmesi oluyor. Darbeler demokrasinin gelişmemesinin önündeki en somut engel. Bu yüzden Türkiye'de demokrasiyi savunan herkesin önce geçmişte yaşanan tüm darbelere, darbe girişimlerine karşı çıkması gerekiyor. 1960 darbesi ile 1980 darbesi arasında ne fark var ki, birini sol adına sahiplenelim, diğerini sağ adına. Her ikisinde de mağdur olan Türkiye değil mi? 1960 darbesini güzellemek için geliştirilen 1961 Anayasası'nın daha özgürlükçü olduğunu söylemek de mümkün değil. Nitekim Anayasa'da ilk üç maddenin teklif dahi ilan edilememesi, MGK, Meclis'in alanını daraltmak için üst mahkeme gibi vesayet rejimini kurumsallaştıran adımlar o dönemde atılmıştı.
Hiçbir ayrım yapmadan 27 Mayıs 1960 darbesinden 27 Nisan e-muhtırasına olmuş ve olabilecek tüm darbe/darbe girişimlerine karşı çıkmak demokratlığın ilk sorumluluğudur. 21 Haziran'da Tünel'den Galatasaray'a (Taksim'e bir kez daha giremedik) yürüyen binler/onbinlerin yaptığı beyaz yürüyüş darbe/ler ile yüzleşmenin ilk ve önemli bir adımı. Bu yürüyüş içinde yaşadığımız hukuk darbesine, gelmesi muhtemel açık darbeye de karşı bir ses çıkarmaktı. Şimdi bu ses çıkarma halini geleceğe taşımak, sesi büyütmek kadar önemli bir şey çıkıyor karşımıza: geçmişle yüzleşmek, geçmişle hesaplaşmak. Çünkü demokratik bir gelecek hesaplaşılmış bir geçmişle mümkün.
Ancak hepimiz biliyoruz ki, geçmiş bazı konularda birer tabu... İşte AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Mir Dengir Fırat'ın başına gelenler... New York Times'te yer alan uzunca ve birçok insandan görüş alınarak hazırlanmış bir haberde söylediği birkaç cümle yüzünden başına gelenler bakın. Ne demiş Fırat o haberde? Okuyalım: “Atatürk devrimleri travma yaratmıştır”. Gelen eleştiriler üzerine Fırat basın toplantısı yaparak söylediğinin bilimsel bir doğru olduğunu söyleyerek sözlerine açıklık getiriyor: “Söylediğim şudur; Yeni bir cumhuriyet kurulmuştur. Bu cumhuriyet, toplumun o güne kadarki değer yargılarını, kurumlarını ortadan kaldırmıştır. Bunlar devrimdir. ... Her devrim sosyal bir travmadır. Evrimden temel farklılığı budur.”
Fırat'ın bilimsel bir doğru olarak ifade ettiği, aynı zamanda sosyal bir olgudur da. Ancak geçmişin ağır yükü ne yazık ki düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındaki tartışmalara bile engel oluyor. Geçmişle yüzleşme/hesaplaşma sadece yaşadığımız travmalardan kurtarmayacak bizi, sağlıklı bir toplum olmamızı da sağlayacak. Fakat geçmişle yüzleşmek için de önce o hataların olduğunu, yaşandığını kabul etmek gerekiyor. Fırat'a verilen tepkiler, yaşanan acı olayların inkar edildiğini gösteriyor...
Bir bütün olarak geçmişle yüzleşmenin içinde “darbeler” bir parça sadece. Geçmişin yükü o kadar ağır ki. Geçmişle yüzleşme sadece devlet için değil, kurumlar ve bireyler içinde bir tür arınma ve yeniden doğma aracı. Ve bunun için sadece “vicdana” ve “ahlaka” ihtiyacımız var. Hepsi bu.
Başlıklar :
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.