Filistinliler duvarın güzel olmasını değil hiç olmamasını istiyor
04:00, 06/08/2026, Perşembe
Yeni Şafak

Beytüllahim/Samed Karagöz.
Beytüllahim’de duvarın üzerindeki her resim, duvarın varlığıyla mücadele ediyor. Banksy’nin bir kitabında aktardığı konuşmayı hatırladım. Yaptığı resimden sonra bir Filistinliye duvarın daha güzel olup olmadığını soruyor. Aldığı cevap meselenin özünü ortaya koyuyor: Filistinliler duvarın güzel olmasını değil, hiç var olmamasını istiyor. En iyi niyetli sanatsal müdahale bile orada yaşayanların temel talebinin yerine geçemez.
SAMED KARAGÖZ
Seyahatin beni en fazla heyecanlandıran kısmı ilk kez Kudüs’e gidecek olmamdı. Yıllardır fotoğraflarını gördüğüm, hakkında okuduğum bir şehre yaklaşmak sıradan bir yolculuk duygusu yaratmıyor. Mescid-i Aksa’yı ve Kubbetü’s-Sahre’yi görebilme ihtimali bile insanın içini titretiyor.
Ramallah’tan yola çıktık. Bu iki şehir arasında neredeyse her gün seyahat eden arkadaşlarım, uzun zamandır kontrol noktasından bu kadar kolay geçmediklerini söyledi. “Kolay” kelimesi burada göreceli. Beklememek, sorgunun kısa sürmesi, yolun o gün kapatılmamış olması kolaylık sayılıyor. İşgal, insanların ölçülerini de değiştiriyor; normalde hak olan şey, bir günlüğüne lütuf gibi algılanabiliyor.
Akşam üzeriydi. Önce Zeytin Dağı’na çıktık. Kudüs önümde açıldı. Kubbetü’s-Sahre’nin altın kubbesi şehir dokusunun içinden yükseliyordu. [Tam da burada AA Kitap’tan çıkan Oleg Grabar’ın Kubbetü’s Sahre kitabını hararetle tavsiye ederim] Mescid-i Aksa yerleşkesi, Eski Şehir’in taş rengiyle çevriliydi. Yıllardır bildiğiniz bir görüntüyü ilk kez görmek tuhaf bir tanışıklık hissi doğuruyor. Gözünüz “Ben burayı biliyorum” diyor; kalbiniz ise aslında hiçbir şey bilmediğinizi hatırlatıyor.
ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA
Kudüs’e giderken aklımda çocukluğumuzdan beri söylediğimiz “Orda bir köy var uzakta” şarkısı vardı. Metin Ahmet Kutsi Tecer’in şiiriydi. Şiirdeki köyün neresi olduğu üzerine farklı rivayetler var; kesin konuşmak doğru değil. Fakat Tecer’in Kudüs’te doğduğu ve “Kutsi” adını bu şehirden aldığı biliniyor. Yıllardır dilimde olan dizelerin şairiyle Kudüs arasındaki bağı ilk kez bu kadar derinden hissettim.
Kudüs, Şam, Bağdat, Beyrut, Kahire ve İstanbul arasında doğmuş ve üretmiş isimleri bugünkü sınırların içine hapsetmeden, ortak bir kültür coğrafyasının parçaları olarak yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Zeytin Dağı’ndan şehre bakarken bütün bunlar birbirine karıştı. Sergimizin adındaki zeytin ağacı, Ramallah sokaklarında karşıma çıkan ağaçlar ve şimdi üzerinde durduğum dağ… Kudüs’ü ilk kez bir zeytin ağacının coğrafyasından görüyordum. Akşamın son ışıkları kubbenin üzerinde dururken hissettiğim şey yalnızca mutluluk değildi. Yakınlık, hasret ve tarih aynı manzaranın içinde birleşmişti.
MESCİD-İ AKSA’NIN KAPILARI
Akşam namazı yaklaşırken Mescid-i Aksa’ya gitmek istedim. Eski Şehir sokaklarından geçerek girişlerden birine ulaştım. Aksa’nın çevresindeki kapıların hemen hepsinde üçer dörder İsrail askeri bekliyor. Bir ibadet mekânına girmenin askerî bir sorguya dönüşmesi, Kudüs’teki ilk akşamımın en sarsıcı görüntülerinden biri oldu.
Nereye gittiğimi sordular. Namaz kılmak için Mescid-i Aksa’ya gideceğimi söyledim. Pasaportumu istediler. Ardından Müslüman olup olmadığımı sordular. “Elhamdülillah” dedim. Cevapları kısa oldu: Giremezsiniz. Başka bir kapıya gittim; aynı sorular, aynı pasaport, aynı ret. Dört kapıdan geri çevrildim. Beşinci kapıda ise neredeyse hiçbir şey sorulmadan içeri alındım.
Aynı insan, aynı pasaport ve aynı niyet… Bir kapıda tehdit gibi görülüyor, diğer kapıdan geçebiliyor. Hukukun olmadığı yerde kapılar aynı yere açılmıyor.
İçeri girdiğimde Kubbetü’s-Sahre’yi yakından gördüm, Mescid-i Aksa’da namaz kıldım. Fakat sevincime hemen başka bir duygu karıştı. Akşam namazına rağmen içeride yalnızca iki saf doluydu. Bunun insanların ilgisizliğinden kaynaklanmadığını kapılarda yaşadıklarımdan biliyordum. Boşluk, dışarıdaki engellemelerin içerideki karşılığıydı. Bir mabedin tenhalaştırılması bazen kapısına kilit vurularak değil, her girişte korku ve belirsizlik üretilerek sağlanıyor.
TÜRK PASAPORTUMLA GERİ ÇEVRİLDİM
Ertesi sabah altı-yedi kapıyı denedim; hiçbirinden geçmeme izin verilmedi. Gün içinde yeniden denediğimde de sonuç değişmedi. Yanımdaki Filistinli arkadaşlarıma birkaç kapıdan sonra izin verildi; ben Türk pasaportumla geri çevrildim. Namaz vakitlerine yakın saatlerde daha toleranslı davrandıkları fakat Türk pasaportu gördüklerinde ilave zorluk çıkardıkları izlenimine kapıldım. Bunu genel bir kural değil, kendi gözlemim olarak söylüyorum.
Mescid-i Aksa’yı yıllardır uzaktan bir sembol olarak konuşuyoruz. Kapısına geldiğinizde mesele soyut olmaktan çıkıyor. Bir Müslümanın ibadet etmek için silahlı bir askere kendisini açıklamak zorunda kalması işgalin en çıplak hallerinden biri. Şehir yakın, mabet görünür, ezan duyulabilir; fakat ulaşmak yine de mümkün olmayabilir.
Beşinci kapının açılması ilk dört kapıdaki haksızlığı ortadan kaldırmıyor. Ertesi sabah bütün kapıların kapanması da bunun tesadüf olmadığını gösteriyor. Mescid-i Aksa’nın çok sayıda kapısı var; fakat anahtarlarının kimde olduğu sorusu Kudüs’ün bugünkü durumunu tek başına anlatmaya yetiyor.

DÜNYANIN EN ÇİRKİN MANZARASI
Kudüs’ten sonraki duraklarımdan biri Beytüllahim’di. Dünyanın en eski kiliselerinden bazılarını görmek istiyordum. Beni oraya çeken ikinci neden ise, Banksy’nin açtığı The Walled Off Hotel. Otel, “dünyanın en kötü manzarasına sahip oteli” olarak tanıtılıyor. Karşısında durduğunuzda bunun bir reklam cümlesi olmadığını anlıyorsunuz.
Otelin hemen önünde yükselen beton duvar, on iki metreyi bulan yüksekliğiyle görüş alanını kapatıyor.
Üzerinde dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçıların işleri vardı. Banksy’nin bazı resimleri hâlâ görülebiliyordu; bazıları karalanmış, üzerlerine IDF imzaları atılmıştı.
Beytüllahim’de duvarın üzerindeki her resim, duvarın varlığıyla mücadele ediyor. Bir tarafta renk ve öfke; diğer tarafta devasa bir beton yüzey. Sanat duvarı görünür kılıyor fakat kendi sınırını da gösteriyor: Bir duvarı boyayabilirsiniz ama onu ortadan kaldıramazsınız.
Banksy’nin bir kitabında aktardığı konuşmayı hatırladım. Yaptığı resimden sonra bir Filistinliye duvarın daha güzel olup olmadığını soruyor. Aldığı cevap meselenin özünü ortaya koyuyor: Filistinliler duvarın güzel olmasını değil, hiç var olmamasını istiyor. En iyi niyetli sanatsal müdahale bile orada yaşayanların temel talebinin yerine geçemez.

ASIL SERGİ OTEL ÇIKIŞINDA
The Walled Off Hotel’in içinde sanat, belge, mizah ve turizm yan yana geliyor. Birkaç metre ötede ise Filistinlilerin hayatını bölen gerçek duvar duruyor. Otelden çıktığınız anda asıl sergi, daha doğrusu asıl felaket, dışarıda devam ediyor. Yüzyıllar boyunca kutsal bir şehre kiliseler ve manastırlar inşa eden insanlık, bugün aynı coğrafyaya beton bariyerler ve kontrol kuleleri eklemiş.
Duvar boyunca yürürken Ramallah’ta gördüğüm posterleri düşündüm. Filistinliler geçmişte direnişlerini posterlerle sokaklara taşıyordu; bugün duvarın üzerinde grafitiler var. Araç değişiyor ama ihtiyaç değişmiyor: Görünür olmak, sesini duyurmak, kendisine biçilen sessizliği reddetmek.
Dünyanın en çirkin manzarası gerçekten de o duvardı. Fakat çirkinlik betonun renginden kaynaklanmıyordu. Asıl çirkin olan, bir halkın hareketini ve gündelik hayatını kesmek için böyle bir yapının gerekli görülmesiydi.

Sanatçı Sliman Mansour ile evinde
UMUDU EN ÇOK KİM TAŞIR?
Kudüs’teki son günümde Sliman Mansour’u ziyaret ettim. Kendisiyle ilk kez İstanbul’da, Necip Fazıl Kültür Sanat Ödülü’nü almak üzere Türkiye’ye geldiğinde uzun uzun konuşmuştuk. Daha sonra eserlerinden oluşan “I Will Survive” sergisini hazırladım. Görüşmemiz yeni bir tanışmadan çok, yarım kalmış bir sohbetin devamı gibiydi.
Mansour’un resimlerinde toprağın ağırlığı, sürgünün yükü ve eve dönme arzusu figürlerin bedenlerine siner. Onun kuşağı Filistin sanatını yalnızca temsil eden değil, büyük ölçüde kuran bir kuşaktı.
Sohbetimiz siyasete geldi. Mansour, yaşanan bütün zulme rağmen benden daha iyimserdi. İsrail’in uyguladığı şiddetin bir gün sona ereceğine, Filistinlilerin özgürce vatanlarına döneceğine inanıyordu. Onun iyimserliği kolay bir teselli değildi; uzun bir hayatın içinden süzülmüş, bedeli ödenmiş bir inançtı.
ARTIK SADECE DEVLET İSTİYORLAR
Ramallah ve Kudüs’te görüştüğüm gençlerde ise farklı bir dil vardı. Bunu bir kamuoyu araştırması değil, sohbetlerimin bende bıraktığı izlenim olarak aktarıyorum. Önemli bir kısmı iki devletli çözüme inanmadığını söylüyor, tek devlet fikrini daha yüksek sesle dile getiriyordu. Artık sadece Filistin Devleti'ni istiyorlar. Beni etkileyen, geleceklerini başkalarının hazırladığı formüllere teslim etmeme kararlılıklarıydı.
Sliman Mansour’un iyimserliğiyle gençlerin sertleşen dili ilk bakışta birbirine zıt görünebilir. Fakat ikisinin temelinde aynı şey vardı: Filistin’in geçici bir mesele, yönetilecek bir kriz ya da başkalarının pazarlık konusu olmadığı inancı.
MÜZE VE GALERİLERDE BAŞKA BİR FİLİSTİN’LE KARŞILAŞTIM
Seyahat boyunca sürekli kapılar, yollar ve duvarlarla karşılaştım. Atina’da uçağın kapısında bekletildim. Ramallah ile Kudüs arasındaki on kilometrenin nasıl uzatıldığını gördüm. Mescid-i Aksa’nın kapılarından geri çevrildim. Beytüllahim’de gökyüzünü kesen beton duvarın önünde durdum. Nablus’a gitmek istedim ama gidemedim. Buna karşılık müzelerde, galerilerde, sanatçı atölyelerinde ve zeytin ağaçlarının gölgesinde başka bir Filistin’le karşılaştım.
Bu Filistin, yalnızca başına gelenlerle tanımlanmıyordu. Şiir yazıyor, resim yapıyor, sergi açıyor ve geleceğe dair cümleler kuruyordu. İşgal coğrafyayı parçalasa da hafızayı bütünüyle parçalayamıyordu.
Filistin’den ayrılırken aklımda en fazla Sliman Mansour’un sakin iyimserliği kaldı. Bazen umudu, umutlu olması için hiçbir gerekçesi kalmamış gibi görünen insanlar taşır. Belki de umut, şartların iyi olacağına inanmak değildir. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, kendi hikâyenizin son cümlesini başkasının yazmasına izin vermemektir.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.