Müslüman Türk milletinin tarih boyunca kazandığı büyük zaferlerin ortak bir özelliği vardır ki, o da sayıca az oldukları halde kendilerinden çok daha fazla olan düşman ordularına karşı daima galip gelmiş olmalarıdır. Buna en çarpıcı bir misal olarak Bedir Savaşı’nı gösterebiliriz. Bilindiği üzere, bu muharebede bir avuç Müslüman, sayıca ve silahça kendilerinden çok üstün olan müşrik ordusunu perişan etmiştir ve Bedir’de kazanılan bu zafer İslâm’ın ilk şanlı muzafferiyetidir.
Daha sonraki devirlerde de; Selçuklular ve Osmanlılar zamanında da aynı manzara defalarca kendini göstermiştir. Bu Niğbolu’da da, İkinci Kosova’da da, Malazgirt’te de böyle olmuştur. Otuz Ağustos zaferi de iman kuvvetiyle kazanılan zaferden başka bir şey değildir. Maddi kuvvetin hiç mi önemi yoktu diye bir soru yöneltilecek olursa, buna cevap bile vermeyeceğim. Sadece Fatih’in bir dervişe verdiği cevabı nakletmekle yetineceğim.
Bir gün bir derviş, Fatih ile karşılaşınca ellerini dua ediyormuş gibi kaldırıp, “Padişahım, sen İstanbul’u bizim dualarımız sâyesinde aldın” diyor. Cihan Hükümdarı, elini belindeki kılıca götürerek şu kısa, fakat çok isabetli cevabı veriyor: “Doğru söylersin derviş baba ama bunun da hakkını unutma!” Bu da, manevi kuvvetin yanı sıra, maddi kuvvetin de şart olduğunu en canlı bir misal olarak göstermiyor mu?
Ama unutmayalım ki, maddi üstünlüğe bu üstünlüğü, bu imtiyazı kazandıran asıl sâik de yine imandır. Çünkü iman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir. Bu konuda tarihten çeşitli örnekler sunarak söyleyeceğim daha bir çok söz var ama ben aradan çıkıp nöbeti Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’na devredeceğim. Merhum, “26-30 Ağustos Türk’ün Yaradana Sığınarak İndirdiği Yumruktur» başlığıyla 31 Ağustos 1966 tarihli Yeni İstiklal gazetesinde yayınladığı bir yazısında - bakınız - iman kuvvetini nasıl anlatıyor:
“26 Ağustos 1966...
En son büyük askeri zaferimizin kırk dördüncü yılı doldu. Kırk beşinci yıldönümüne ayak basıyoruz.
Mübârek ola!.. Ervâh-ı şühedâ şâd ola!..
Bu zafer Müslüman Türk ordusunun bütün tarihi geleneklerine uygun olarak yapılmış bir harbin ilâhi ve ulu başarısıdır. Bu harbe Allah’ın inâyetine sığınarak girilmiştir; Afyon Karahisâr-ı Sahip önlerinden Akdeniz kıyılarına kadar hep “Tevfikât-ı Rabbâniye”ye dayanılmıştır. Ve 9 Eylül’de İzmir’e varmak müyesser olunca ordusu ile bütün millet avuçlarını Bârigâh-ı Ehâdiyet’e kaldırarak sevinçle yek dil ve yek âvâz uğuldamıştır:
- Allah’ım çok şükür sana!
Evet... 26 Ağustos 1922, Müslüman Türk’ün Yaradan’a sığınarak kazandığı zaferdir. Büyük Millet Meclisi, kontrol edebildiği dar bölgede Türk›ün en son nesi kalmışsa toplayıp Yaradan’a sığınarak ordusuna vermiştir. Başkumandan,
Kocatepe’den umûmî taarruz emrini Yaradan’a sığınarak vermiştir. Topçu, güllelerini, şarapnellerini toplara Besmele ile sürmüş ve Cenâb-ı Hakka sığınarak bombardımana başlamıştır. Süvariler kılıçlarını Besmeleyle sıyırmışlardır. Süngüsünü Besmeleyle takan Mehmetçik, tabancası elinde, gözü saatinde dakikaları sayan zâbitler Besmeleyle siperlerden fırlamışlardır ve Allah Allah diye yeri göğü inleterek taarruza kalkmışlardır.
Türk’ün doğuştan kahramanlığını sağlayan İslâmî iman 44 yıl önce bugün de bir daha kudretini isbat etmiş; tabur imamlarının ilk safta dövüştüğü Müslüman Türk ordusu, tabur papazlarının ilk hatlarda haç gösterdiği gâvur ordusunu tepelemiştir. Emperyalist istilâcı, vurguncu dünyanın desteklediği Yunan ordusu gönderlerine yaldızlı haçlar takılmış bandıralarıyla kaçarken, gönderlerine yaldızlı, yıldızlı aylar takılmış âyetli alay sancaklarımızla kovalanmışlardır.
Altın sırma ile ‘İnnâ fetahnâ leke...’ veya ‘Nasrûn minallahi ve fethun garîb’ işlenmiş ay-yıldızlı mukaddes sancaklar...
26 Ağustos şehitleri bu sancakların gölgesinde son soluğunu vermiş, 26 Ağustos - 9 Eylül gâzileri bu sancakları dalgalandırarak köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir Batı Anadolu’yu düşmandan temizlemişlerdir. Ve oldum olasıya yalnız Allah’ına minnet duyan Türk, gözünün akı ile ulaştığı bu başarıdan sonra alnını, yalnız kurtardığı camilerin ve mescidlerin mihrapları önünde ve yalnız Huzûr-u Rabbü’l-Âlemîn’de yere değdirmiştir.
Türk ordusu 26 Ağustos 1922’de başlayan büyük taarruzunda askerlik bilgisi, cesaret, fedakârlık, vatan ve millet sevgisi, din ve iman bağlılığı, dâvâ ve ideal namına nesi varsa hepsini ortaya atarak savaşmıştır. Başkumandanından en tecrübesiz erine kadar yüzbinlerce askerin birbiriyle kahramanlık yarışı yaptığı savaşlar tarihte pek az görülmüştür. 26 Ağustos taarruzu işte bu savaşlardan biri ve sonuncusudur. Bundan ötürüdür ki, zafer tam netice vermiş ve taarruz hedefine ulaştığı gün harp de sona ermiştir.
Bu zafer bütün generallerin, bütün binbaşı, kaymakam ve miralayların, bütün kolağalarının, yüzbaşıların, mülâzimlerin, mülâzim-i sânilerin ve zâbit vekillerinin, bütün başçavuşların, alay eminlerinin, çavuşların, onbaşıların ve erlerin aynı derecede şeref kazandıkları, tarih huzurunda milletlerine lâyık evlâtlar olduklarını aynı derecede kudretle isbat ettikleri bir zaferdir ki, bizzat Mustafa Kemal bu gerçeği belirtmiş bulunmaktadır. İşte isbatı:
Türkiye devletinin tek nizamı vardır... İstiklâl madalyası... Ve bu nişanın tek rütbesi vardır. Zaferin mareşalı de, binbaşısı, yüzbaşısı da, topçu ve süvari ve piyâde ve istihkâm ve mekkâre erleri de aynı nişanı almışlardır.
Anadolu savaşlarının dahi başarılarında ve kahramanlıklarda derece farkı yoktur.
Zaferin bütün yapıcıları salt vatandaş olarak tarihe girmişlerdir. Bundan ötürüdür ki, bugün zaferi anarken 26 Ağustos 1922 kahramanlarına rütbe ve mevki farkı gözetmeden hayranlıklarımızı kucak kucak serpiyoruz.
26 Ağustos 1922, Yaradan’a sığınarak yumruğunu indiren Türk›ün kollektif zaferidir.”
Allah’a sığınanlara, Allah’ın zaferler nasip ettiğini ve bütün bu zaferlerin aynı imanla, aynı ruhla kazanıldığını, aralarında hiç bir fark olmadığını akl-ı selim ve kalb-i selim sahipleri zaten öteden beri biliyorlar. Birisini diğerine tercih edenlerin sözleri yanlıştır; bu sözlerin sahipleri de ya gafildirler, ya cahildirler, yahut da kötü niyetlidirler. Bana göre Malazgirt zaferi neyse, 30 Ağustos zaferi de odur. Bunların biri altta, biri üstte değildir. Siyasî mülâhazalarla ayrım yapanlara kulak verenlerin kulakları kirlenir.
Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’na rahmet niyâzıyla...


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.