"Tarih Hazinesi", "Tarih Dünyası", "Tarih Konuşuyor", "Tarihten Sesler", "Hayat Tarih Mecmuası" gibi isimlerle yayın hayatına atılan, gerçekten de önemli yazılarla ve ilgi çekici resimlerle dolup taşan bu dergiler – bir zamanlar – büyük bir alâkayla takip ediliyordu. Ve tirajları yüksek olduğu gibi, abone sayıları da fazlaydı.
Asıl branşım edebiyat olduğu halde, tarihe de duyduğum ilgi dolayısıyla ben de bu tür dergilerin okuyucularındandım. Hâlen de bu aşkımda bir eksilme olmadı, bilâkis “tezâyüd” etti Şurasını da belirtmek isterim ki, tarih ve edebiyat birbirinin mütemmimidir, yani tamamlayıcısıdır. Yahya Kemal hem şair hem de tarihçidir. "Tarih Musâhabeleri" adıyla bir de eseri vardır.
İşte bu minval üzere yayın yapan "Hayat Tarih Mecmuası"nın bir cildini karıştırırken "Şeyhülislamın Azil Sebebi" başlıklı ve çerçeve içine alınmış bir yazıyla – geçen gün – karşılaştım. Osmanlı şeyhülislamlarının öyle kolay kolay azledilmediğini bildiğim için merak edip okudum. Sizin de merakınızı izâle için nakledeyim:
Meşhur Köprülü Mehmed Paşa, 1656 yılında sadrazam oldu. Bu görevde beş yıl, kırk beş gün kaldıktan sonra vefat etti. Kendisi, mali ve askeri alanda iflas durumuna ve uçurumun kenarına gelmiş olan memleketi kurtarmış olan ulu bir vezirdir. Devlet ve millet hainlerini aman vermeden tepeledi ve tabii ki bu arada çok kan döküldü. Bu yaşlı ve dirâyetli devlet adamının ölümü üzerine yerine, kendisinin her alanda bir modeli olan Fâzıl Ahmed Paşa getirildi. Genç sadrazam hemen devlet erkânı ile bir toplantı yaparak onlarla genel durumu görüştü. Bu sırada tabii ki babasının hizmetleri de gündeme geldi. Ancak Şeyhülislam Esirî Mehmed Efendi, hiç çekinmeden:
— Babanızın öldüğü iyi oldu. Çünkü haksız yere çok kan dökmüştü, deme cür’etinde bulundu. Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa şeyhülislama döndü:
— Ama idam edilen kimseler için siz fetva veriyordunuz, cevabında bulundu.
Şeyhülislam, savunmaya geçip:
— Ne yapayım, kendisinden korkardım. Onun için fetva verirdim, deyince Fâzıl Ahmed Paşa, acı acı güldü ve ona layık olduğu cevabı şöyle verdi:
— Yâââ... Demek ki Allah'tan korkmazdınız da merhum pederimden korkardınız! Peki ama Yaradan'dan değil de, yaratılandan korkmak, dinen ve ilmen doğru mudur?
Olayı haber alan Sultan Dördüncü Mehmed, şeyhülislamı derhal azlediyor; yerine Sun'îzâde Seyyid Mehmed Efendi'yi tayin ediyor.
Ben, hem bu şeyhülislama "Esirî" unvanının niçin verildiğini öğrenmek, hem de yukarıdaki anekdotu teyit etmek için "Osmanlı Şeyhülislamları" isimli kitabı elime aldım ve şu bilgiyle karşılaştım:
Şeyhülislam Mehmed Efendi, daha önce Mekke kadılığına getiriliyor. 1643'te Mısır'a sürgün edilen Kızlarağası Sümbül Ağa ile aynı gemide giderken Rodos önlerinde korsanların hücumuna uğruyor. Gemidekilerin birçoğu öldürüldükten sonra, Mehmed Efendi ile Sümbül Ağa Venedik korsanlarının elinde esir kalıyor. Beş yıl süren esirlikten kurtulup İstanbul'a gelen Mehmed Efendi'ye "Esirî" lakabı bu sebepten dolayı veriliyor. Aynı kaynakta Şeyhülislam Esirî Mehmed Efendi ile Fâzıl Ahmed Paşa arasında geçen yukarıdaki konuşma da kayıtlı bulunuyor.
İstitraden belirtmek gerekirse, şeyhülislam deyince biz genellikle bunların hepsini dört dörtlük kabul ediyoruz. Evet, büyük çoğunluğu böyledir, lâkin böyle olmayanları da mevcuttur. Bir misal verelim: Devrin şeyhülislamı Hayrullah Efendi, Sultan Abdülaziz'i katletmeyi planlayan darbeci paşalarla iş birliği yaptı. Evet, bu da şeyhülislamdı; Yavuz Sultan Selim gibi bir padişaha bile "Eğer şeriata aykırı bir emir verirsen, ben de senin hall’edilmen için fetva veririm!" diyebilen Zenbilli Ali Efendi de şeyhülislamdı.
Geçelim...
Köprülü Mehmed Paşa, Köprülü âilesinin ilk temsilcisi olup, Osmanlı Devleti’nin en sıkıntılı zamanında büyük başarılara ve önemli hizmetlere imza attı. Yukarıda da belirtildiği üzere, sadrazamlık görevine getirildiği sırada hayli ileri yaştaydı. Aynı zamanda ümmî idi. Fakat akıllı, zeki ve dirayetli bir kimseydi. 25 yıl süren sadrazamlığı sırasında Osmanlı'ya bela olan eşkiyânın ve bilumum haydutlukların kökünü kazıdı. Padişah o sıralarda 14-15 yaşlarında bir çocuk olduğu için Valide Sultan'ın da tasvibiyle böyle önemli bir göreve getirilmişti ama bu iş öyle pek de kolay olmamıştı. Köprülü Mehmed Paşa şu şartları sıralamıştı:
Padişaha arz edeceğim her şey derhal kabul edilecek. İstediğim her husus yapılacak. Müstakil hareket edeceğim. Aleyhimdeki dedikodulara kulak asılmayacak, fırsat verilmeyecek. Paşa, son şartını da şöyle dile getirmişti:
Valide Sultan Hazretleri; siz dahi işlerime karışmayacaksınız!
Bu şartların hepsi padişahın annesi tarafından kabul edildi. Çocuk padişah fermanı gözden geçirip, "Mühr-ü Hümâyûn"u Köprülü Mehmed Paşa'ya teslim etti. Mühr-ü Hümâyûn, Köprülü Mehmed Paşa'nın elinde "Mühr-ü Süleyman" oldu ve memlekette âsâyiş sağlandı.
Köprülü Mehmed Paşa, Edirne'de vefat edince, cenazesi İstanbul'a getirildi ve Divanyolu'ndaki camisinin haziresine defnedildi. Yerine, vasiyeti üzerine, o sırada Şam valisi olan oğlu Fâzıl Ahmed Paşa, sadrazamlık makamına getirildi.
Bu caminin yanındaki hazirenin bitişiğinde yer alan tarihi kütüphane de "Köprülü Kütüphanesi" olarak biliniyor, lâkin şimdilerde içinde kitap mitap bulunmuyor. Diğer bir ifadeyle Köprülü Kütüphanesi kitaptan mahrum bırakılalı epey zaman geçti.
Laf lafı açıyor, biraz da ipin ucu kaçıyor ama ben yine de belirtme ihtiyacı duyuyorum. Kitaptan sadece Köprülü Kütüphanesi arındırılmadı; Âtıf Efendi Kütüphanesi, Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi, Nuruosmaniye Kütüphanesi de kitaplardan mahrum bırakıldı. Belki bu halde olup da benim bilmediklerim de vardır. Halbuki ecdadımız bunları vakıf kütüphaneler olarak aziz Türk milletinin hizmetine vakfetmişlerdir. Bir eserin, hele hele tarihi bir yapının kuruluş maksadının dışında başka bir iş için kullanılması hiç de doğru bir uygulama değildir, belki de bânilerinin kemiklerini sızlatmaktadır. Susuz çeşme ne ise, kitapsız kütüphane de odur. Şimdi kalkıp da bunlara kitapsız kütüphaneler mi diyelim.
Hele şu Koca Ragıp Paşa Kütüphanesi'nin hâlipürmelâli kültür dünyamızın bir ayıbı olarak ortada duruyor. Bu ne biçim tamirattır ki, şu kadar yıldır İstanbul'dayım, bir kere bile içine girmek nasip olmadı. Hep kapalı, hep kapalı. Vâsefâ, bânisi olan, âlimliğiyle ve şairliğiyle de bilinen merhum Koca Ragıp Paşa'nın içindeki türbesini de – çok istememe rağmen – bir türlü ziyaret edemedim.
Başka ne diyeyim, Süleyman Nazif merhum yıllar önce diyeceğini demiş. Bir makalesinde okudum. İlk cümlesi şöyle başlıyordu: "İstanbul'da yaşayıp da bir kere bile olsa, Koca Ragıp Kütüphanesi'ne girmeyen adama ben adam demem!"
Efendim, bu yazımda Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa'dan da bahsedecektim. Daha da önemlisi, merhum A. Süheyl Ünver'in yeni çıkan "Köprülü Kütüphanesi'nin Esrârı" isimli – hakikaten önemli – kitabını da tanıtacaktım. Lâkin sütunumun istiap haddini aştığı için onları da – inşallah – başka bir yazıda konu ediniriz.

