Ardından, “kıymetini bilemedik” denilen dostlara, ayıp ediliyor oysa. “Şahsi” veya “mahalli” vefasızlıkla yüzleşmek için, o dostun ebedi âleme göçmesi mi gerekiyordu? “Kıymet”, belki de bilebildiğimiz bir ölçü değildir. Neyse, böyle ortaya yazmakla olmayacak. Bülent Akyürek’in ardından sosyal medyaya verilen taziye mesajlarının bir kısmında; mahalleye ve İslâmî camiaya edilen sitemler düşünce önüme, “Ahirete doğarken, semtimizde kol gezen bu üstenci ezikliği de yık be abi,” dedim içimden. Bülent
Ardından,
denilen dostlara, ayıp ediliyor oysa. “Şahsi” veya “mahalli” vefasızlıkla yüzleşmek için, o dostun ebedi âleme göçmesi mi gerekiyordu?
“Kıymet”, belki de bilebildiğimiz bir ölçü değildir.
Neyse, böyle ortaya yazmakla olmayacak.
Bülent Akyürek’in ardından sosyal medyaya verilen taziye mesajlarının bir kısmında; mahalleye ve İslâmî camiaya edilen sitemler düşünce önüme,
“Ahirete doğarken, semtimizde kol gezen bu üstenci ezikliği de yık be abi,”
dedim içimden.
Bülent Akyürek, hayatımıza girdiği günden, yani
dediği yıllardan beri kıymetliydi. Çünkü kitaplarının adlarını ezbere biliyorduk. Birçoğumuz,
“içimizdeki öküze dur” demeyi de “öğlen namazına kalkmayı” da ondan öğrendik.
Bülent Akyürek, zihnen hep uçlarda yaşarken, cismen vasatlığa teslim olmanın konforunu güderdi.
Az’a kanaat, çok’la da kavga ederdi.
Bir büyüğümüzle, vefat haberi gelince yazışırken, şunu söyledim:
“Bülent abi biraz dengesizdi. Sevilmeyi severdi. Samimiydi.”
O da kendisi ile bir söyleşide karşılaştıklarını, üslubunu pek sevemese de
“derdini” çok sevdiğini yazdı.
Akabinde, üzerinde çokça emeği olan ortak bir kardeşimiz aradı.
“Seni eskiden beri hayırla yâd ederdi”
dedi. Ölçümüz vefaydı. Mesleğe girdiğimden beri, 20 yıldır; bazen seri görüşmelerle, bazen aylar süren sessizlikle ama bir şekilde iletişimdeydik. Bazen bir kitabı için bazen bir yazısı, bazen de haberlerim üzerine görüşürdük.
Kimi zaman da kol kanat gerdiği bir delikanlıyla çay içmem için arardı. Biz ise hiç çay içemedik.
Bülent abi bildim bileli sağlık sorunlarıyla mücadele etti. Yorgundu. Evdeydi.
Vekaleten içilen çayların tadını da hatırını da bildik ama. Bir ara Yeni Şafak’ta köşe yazarken editörlüğünü de yaptım. Ama en fazla da okudum.
adamlardandı. O dert ki, 2010 yılında gazetemizde Emeti Saruhan’a verdiği söyleşide anlattığı gibi; öyle entelektüel bir konforun değil, bizzat
eseriydi.
Yeri gelmişken aktarayım: 35 yaşına kadar ateist bir “yeraltı” romancısı olarak yaşamış, bu sürede, Doğu ve Batı kaynaklı 18 bin kitap devirmiş, hidayete ise rüyasına giren Ankebut Suresi’nin ilk on ayeti okunduktan sonra, dürülüp sopa haline getirilince ermiş. Sonrası imana getiren temiz bir kötek.
“Tertemiz bir dayakla geldim”
diyordu. Böyle bir adamın, dünyevi hiçbir kurala eyvallahı olur muydu? Olmadı da.
Bülent abinin kavgası büyüktü. Cephaneliği ise sağlamdı. Harfleri dizdi mi kelime yatağına, tarayıp geçerdi.
Kişisel gelişim kitaplarını, en popüler oldukları dönemde;
“narsisizm pompalayan din dışı yapılar”
olarak böylesine ilk kez o eleştirmişti. ‘
İçinizdeki Öküze Oha Deyin’
kitabını yazdığında yıl 2008, aylardan ocaktı ve
Instagram ile Tiktok’un zihinlerimizi işgal etmelerine yıllar vardı.
Şöyle diyordu:
“İnsanın nefsini kışkırtan kişisel gelişim, hepimizi bir tüketim nesnesi haline getiriyor.”
Onun terazisi hep insan tartıyordu. Batı’nın teknolojisini “medeniyet” diye yutturmalarına karnı toktu. Şöyle diyordu söyleşisinde:
“Bize göre medeniyet, ailemizden biri hastalandığında bir saat içinde refakatçi olmak için hastane bahçesinde toplanan kişi sayısıdır. Bir ölü başına düşen diri miktarıdır güç!”
Bugün hastane bahçelerini boş bırakmak bir yana, taziyeyi dahi, kuru bir mesaj hatta emojiye düşüren
“son modern dünya” ile kavgaya hepimizden önce tutuşmuştu.
Fark ettim ki: Dijitalizmi, sosyal psikolojiyi, hayatların sanallaşmasını, insanın yalnızlaşmasını ve nihayetinde
“şimdinin” ağır kayıplarını
yıllar evvel;
Byung-Chul Han’dan da önce
öngören, yazan, konuşan, haykıran bir öncüydü o. Han,
nda insanın kendi kendinin sömürücüsü olmasından bahseder. Bülent abi ise bunu “içimizdeki öküz” metaforu ile yerli ve sert bir dille ifade etmişti.
Yazının başında dediğim,
“taziye altından mahalleye vurma”
meselesine dönelim...
Bülent abi, dindarların kendisiyle fotoğraf çektirmekten çekindiğini biliyordu. O söyleşide,
“Müslüman kardeşlerimize yarandık mı, bilmiyorum”
diyecek kadar da vakurdu. Ama o, İsrail bomba yağdırırken kermes düzenleyen kınama kültürüne, sabah namazına kalkıp borsayla uğraşan istikamet kaybına itiraz ederken,
camiayı; yıkmak için değil, “bizi” ayakta tutmak için eleştiriyordu.
Kavgası sahtelikleydi. En çok da
“Bizim çocukları dövmeyin, dövdürmeyin”
derdi. Bu arada Bülent abinin “bizim çocukları” bizdik.
Şimdi…
Vakti gelen “son adam” Bülent abi oldu.
Bu “modern uykudan” uyanıp, asıl yurduna,
Şeyh Ali Semerkandi’nin dizinin dibine gitti.
Mekânı cennet, Kur’an yoldaşı olsun.
Son olarak; Bülent abinin son nefesine kadar, -dostlarıyla olan alakası dahil- her haliyle ilgilenen
vefalı dost Hakan Albayrak ağabeye
kendi adıma hürmetlerimi sunuyorum. Bülent abinin yıllar sonra, ömrünün son demlerine nasip olan
ve
kitaplarını yayımlayan, eski kitaplarını da baskıya hazırlayan
Ketebe Yayın Yönetmeni Furkan Çalışkan’a “mahalle adına” kadir-kıymet bildiği için
teşekkür ederim.
#Ersin Çelik
#Bülent Akyürek
#Ketebe Yayıevi