En büyük yanılgımız bizim doğru olduğuna ikna olduğumuz her şeye bütün insanlığın kolayca inanacağını zannetmek… Dolayısıyla en büyük yanılgımız sık sık en büyük yenilgimiz oluyor.
Hayatlarında en az insanlar kadar fazla duygusal karmaşa yaşayan bir tek kediler var gördüğüm kadarıyla. Belki bu yüzden kedilerle aramız bu kadar iyi! Çünkü bazen birbirimizi anlamayabildiğimizi kolayca anlayabiliyoruz.
“Sen benim gördüğümü göremezsin, çünkü kendi gördüğünü görüyorsun. Benim bildiğimi bilemezsin, çünkü kendi bildiklerini biliyorsun. Benim gördüklerim ve bildiklerim senin gördüklerin ve bildiklerine eklenemez, çünkü aynı cinsten şeyler değiller. Ne de senin gördüklerin ve bildiklerinle değiştirilebilir, çünkü bu senin kendini değiştirmen anlamına gelecektir” diye yazmış Douglas Adams, kült kitabı ‘Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde.
Göz doktorlarının çaresiz kaldığı bir nokta var; en iyi görenlerimiz bile aynı şeye baktığında birbirinden farklı şeyler görüyor.
Bazen herhangi birinde bize çok derin gelen bir şey görüyoruz ve bazen o kişinin kendinde öyle bir şey olduğundan haberi bile olmuyor.
“Sevmek…” diye not aldı defterine büyük yazar, “birbirimizi anlamayı bir ömre yaymaya niyetlenerek çıktığımız bir yol!”
Bizi yönlendiren, etkilemeye, yol göstermeye çalışan pek çok etken var ama yine de ‘anlamak’ dediğimiz şey büyük oranda kendi başımıza yaptığımız bir şey. Ve doğal olarak ‘anlamamak’ ve ‘anlayamamak’ da öyle!
Hayattaki en garip şeylerden biri de; söylenen bir sözün, bir yerlerde söylenmeye başlanan bir şarkının, içine girilen bir mekânda gözümüze çarpan bir ayrıntının, telefonda elimizin takıldığı eski bir fotoğrafın ya da herhangi bir başka önemsiz görünen şeyin kalabalığın içinden herhangi birinin kalbine saplanıp oracıkta adeta canını içinden çıkarıp alması ve kalabalığın yanı başlarında gerçekleşen bu sessiz cinayetin hiç farkına varmamasıdır.
‘Ah’lar Ağacı’ ve Didem Madak… Mavinin kederli tonlarında mısralar: “Muhabbet kuşumuz öldü/ Arkasında uçuşan tüyleriyle mavi bir sonbahar bırakarak/ Biliyorsun ölüm, mavi boş bir kafestir kimi zaman/ Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Polyanna”
Rengarenk muhabbet kuşları vardır, meraklısı da çoktur onların. Aslında muhabbetin kendisi de bir kuştur, kanatlanıp uçabilir, çok yükseklere çıkabilir, sonra inip gönüllere konabilir ya da konacak bir yer bulamayıp aşağılara düşebilir ve nihayet düştüğünde kanatları en ince yerinden kırılabilir.
Can kulağımın yıllardır duymayı beklediği ve söylenirse kaçırmamak için dikkatini diri tuttuğu şeyler var. Ne kadar, “Yeter artık, bırak beklemeyi!” desem de beklemekten vazgeçmiyor. Dikkatim orada onunla meşgul olduğu için ben de söylenen başka şeylere yoğunlaşamıyorum.
Söylenen hiçbir şeye hakkıyla kulak verilmediğine inandığı için sözünü kendi içine saklayan insanlar da var.
Kendi kendine konuşanlara deli deniyor. İnsanların neden kendi kendine konuşmaya başladığını pek merak eden yok. Belki hemen yanı başımızda, aramızda, etrafımızda, hiç kimse onları dinlemediği ya da içi başkalarına anlatmaya cesaret edemediği şeylerle dolup taştığı için kendinde birikip duran insanlar var. Onların bazıları bir an boşta bulunup ağzından birkaç söz kaçırıyor belki ve sonra arkası geliyor. Ne yani, olamaz mı?
“Ben önemli bir şey söylediğimde kuyruğunu hafifçe sallamaya başlıyorsun” dedi kucağındaki kediye beyaz saçlı adam, “kuyrukları olsaydı belki insanlar da bir tepki verebilirlerdi!”


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.