22 Mayıs'taki
AK Parti Kongresi
'nde Ahmet Davutoğlu'nun yerini kim alır
, nasıl bir kabine
şekillenir, bütün ülke bu konuya kilitlenmiş durumda. Siyaset, iktidar yapılanması kendi tabiatı içinde
, özellikle AK Parti'nin derin siyasi tecrübesi ile bu süreci çok rahatlıkla yönetecek
ve sonuç alacaktır. Bundan önceki her değişimde, büyük bir umutla gerilim bekleyenler
in yine hayal kırıklığı yaşayacağı bir gerçek. AK Parti içinde
çatlak
senaryoları yazanların,
isimler üzerinde spekülasyon
lar üretenlerin yazdıklarını ve söylediklerini, 22 Mayıs'ta kimse
hatırlamayacak
. AK Parti kurulduğundan bu yana,
iktidar döneminin her safhasında krizlerle mücadele etmiş
, bunların üstesinden gelmiş, dahası sürekli
yeni şeyler
üretebilmiş, muhalif siyasi yapılarla bu anlamda arasına büyük
mesafeler
koyabilmiş bir partidir.
Gazetecilik
becerilerini, iç politika uzmanlıklarını
kişilere endeksli dedikodular
dan öteye geçiremeyenlerin yazıp çizdiklerini pek dikkate almamanızı öneririm. Özellikle, alınmasınlar ama Ankara gazetecilerinin
fısıltıları büyük krizler gibi algılayıp pazarlamalarına
da teslim olmayın. Kişisel olarak,
siyasetin doğasına gazetecilerin bu kadar müdahil olmalarını hiçbir zaman doğru bulmadım
. Çünkü bizim gazetecilerimiz, maalesef,
değer üretmekten
, yol yordam önermekten çok,
rekabetleri krize dönüştürmeleriyle
yani abartmalarıyla öne çıkmaktadır.
Başkanlık sistemi niye anlatılamadı?
Türkiye, yeni bir döneme girdi. Başkanlık sistemi, her ne kadar hakkıyla tartışılamamış olsa da, pratik olarak uygulamadadır
. Bundan sonra, işin
hukuki ve siyasi çerçevesini
oturtmaya dönük bir süreç işleyecektir. Maalesef, Başkanlık sistemi hakkında
yazıp çizenlerin büyük çoğunluğunun, konu hakkında pek bir şey bilmediklerine
tanık olduk. Kamuoyunda her ne kadar belli bir kanaat oluştuysa da, içerik konusundaki
kafa karışıklığının
sebebi bu bilgi eksikliğidir
.
Oysa çok daha
somut
örneklemelerle, Türkiye için ne anlama geldiği üzerinde
ciddi bir kamuoyu çalışması
yürütülebilirdi.
Entelektüel çevre ile yakın bir çalışma yürütülüp güçlü projeler halinde anlatılabilirdi
. Konuyla ilgili çalışmaların çok
dar alanlara
sıkıştırıldığı, anlatılamama sebebinin biraz bundan kaynaklandığı kanaatindeyim. En azından, bundan sonra
Anayasa ve Başkanlık
konusu en önemli gündem olacağı gerçeğiyle, tartışma alanının çeşitlendirilmesi yönünde bu adımlar atılabilir.
Türkiye ölçek büyüten ülke
Türkiye,
ölçek büyütmüş bir ülke
dir. Ulusal sınırlarının çok ötesinde
güç/etki
uyandırabilen bir ülkedir. Siyasi nüfuz alanı genişlerken, ekonomik alanda aynı
yükselişi
sürdürmüş,
toplumsal direnç odaklarını çok güçlendirmiş
bir ülkedir. Eskinin
savunmacı
, refleksif ülkesi değil, kendi doğruları,
yol haritası
, bölgeye ve dünyaya bakışı oluşmuş,
stratejik değer
tanımını cephe ülkesi olmanın çok ötelerine taşımış,
“merkez güç”
lerden biri olmuş bir ülkedir.
Bugün içeriden ve çevreden
kuşatılmaya
çalışılıyorsak, ağır saldırılar altında kalıyorsak sebebi, işte bu
yükseliş döneminin boşa çıkarılması
, yeniden eski
cephe ülkesi pozisyonuna çekilmesi
içindir.
Gezi
,
17 Aralık
, terör gibi dalgalarla, psikolojik operasyonlarla, bütün muhalif çevreleri
ortak mevzi
haline getirme girişimleriyle, terör örgütlerini tek merkezde toplama projeleriyle ulaşılmak istenen sonuç da budur.
Artık iktidar değil hizmet meselesi..
AK Parti Kongresi'ni, yeni Başbakan'ı, yeni hükümeti bu çerçeveden tartışınca, değişimin nasıl normal bir süreç olacağını görüyor insan. Ölçek büyütmüş,
Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesiyle Başkanlık sisteminin kapılarını açmış
bir Türkiye için bu değişimlerin
iktidar biçimlenmesiyle alakası kalmamıştır.
Artık sadece
hizmet kadrolarındaki değişim
anlamına gelmektedir.
Kongre bir ara istasyondur. Süreç bundan sonra Anayasa ve Başkanlığa göre biçimlenecektir. Geriye dönüp baktığımda başkanlık sistemi ile ilgili
tek bir yazı
yazmışım. Yani, konunun tartışılmasına yeterince katkıda bulunmamışım.
daki cümlelere döneyim:
O zamanlar bu tartışma lükstü
Cumhuriyet tarihinde ilk kez halk tarafından doğrudan seçilen Cumhurbaşkanı, kabineye başkanlık ederken, aslında Başkanlık Sistemi'nin ilk adımlarını atıyordu.
Cumhurbaşkanlarının Bakanlar Kurulu'na başkanlık etme örnekleri ve daha önceki Başkanlık sistemi tartışmalarıyla bugünkü durum arasındaki farkı iyi anlamak lazım.
Tayyip Erdoğan
'ın doğrudan seçilmiş olması ve Başkanlık sistemi için Türkiye'de
köklü yapısal değişikliklerin yıllar içinde yapılabilmiş olması
yeni bir durum
dur.
Önceki cumhurbaşkanları dolaylı bir seçimle geldiler ve güçsüzdüler.
Başkanlık tartışmasını açsalar da
sistemik yapı
buna izin vermiyordu.
O yapısal değişiklikleri, dönüşümleri yapacak irade ve güce de sahip değillerdi.
Dolayısıyla o zamanlar boş, Türkiye gerçeklerine göre
lüks tartışmalardı
onlar.
Sitemik dönüşüm bütün yolları açtı
Oysa bu sefer yeni gerçekle karşı karşıyayız. Somut uygulamalar, yapılan değişiklikler Türkiye'yi gerçekten bir
tercihle
karşı karşıya getirdi. Uzunca bir süredir,
Erdoğan'ın yürüttüğü sistemik dönüşüm
bugün için o yolu açtı. Dolayısıyla
ilk kez Başkanlık sistemi gerçekçi bir anlam ifade ediyor
, amacına ulaşması da bu yüzden kuvvetle muhtemel.
Tartışmayı demokrasinin daha da güçlenmesi ya da zayıflaması açısından değil de sistemin elverip elvermemesi, Türkiye toplumunun buna hazır olup olmaması açısından yürütürsek, bugünkü ortamın bir ilk olduğunu görürüz ve işi daha rasyonel bir zemine oturturuz.
İleri demokrasi tartışmaları açısından bakıldığında bile, örnek oluşturan birçok ülkenin zaten böyle bir sistemle yönetildiğini görürüz. Özellikle
orta ve büyük ölçekteki ülkeler için Başkanlık sistemi tek kurtuluş
olarak öne çıkmaktadır.
Erdoğan'ı bu yüzden durdurmak istediler
Bütün bunlara karşı olağanüstü bir
karşı direnç
gelişecekti ve geliştirildi de. Aslında Türkiye içi iktidar çatışması gibi gördüğümüz kavga tam da burada oluyor. Gezi ayaklanması,
Alevileri
isyana teşvik, bu organizasyonda
Batılı “dost” istihbarat teşkilatlarının fiilen işin içine girmesi
Türkiye'deki dönüşümü ve geleceğe yürüyüşü durdurma mücadelesiydi. Bunu yaparken,
sokak terörü
üzerinden Erdoğan'a yönelik müthiş bir öfke ile kitleler
provoke
dilip, Erdoğan'ın itibarı hedef alındı. Türkiye toplumunun gözünden düşürülecek, Erdoğan'la birlikte bu büyük yürüyüşün
öncüleri tasfiye edilecek
, ülke yeniden Anadolu sınırları içinde hapsedilip 20. Yüzyıla özgü bir
ulus devlet şablonuna
sıkıştırılacaktı.
Bir daha böyle şeylere teşebbüs etmemesi için de içerideki bütün
farklılıklar çatışma alanına dönüştürülecek
, ülkenin enerjisi yıllarca içeride tüketilecek, ülke belini doğrultamayacak, uluslararası
sisteme yeni bir aktörün katılımı
nın önüne geçilecek, Türkiye'nin nüfuz alanında kalan ülkelerdeki etkisi de boşa çıkarılmış olacaktı.
Yani hem
Türkiye hem de coğrafya bu yeni siyasi yükselişten, güç birikiminden uzaklaştırılacak, vesayet ve hegemonya devam edecekti
.
Sarsıntılı coğrafya, fırtınalı Türkiye..
Türkiye
çok tehlikeli bir oyun
oynuyordu! Osmanlı'nın çözülmesinden sonra en büyük
meydan okumayı
yapıyor, coğrafyayı bu meydan okumaya çağırıyor, küresel iktidar denklemine güçlü
itirazlar
yükseltiyor, kendi toplumunu büyük bir mücadeleye ve dönüşüme hazırlıyordu... Erdoğan ve çevresinin işin farkına varması,
şiddetli direnç
göstermesi, kamuoyunun bu dirence destek vermesi ve medyanın bir bölümünün oyunu fark edip harekete geçmesiyle senaryolar boşa çıktı.
Bu kadar hareketli,
sarsıntılı bir coğrafyada
ve kadermiş gibi görünenlerin kader olmadığının gösterilmesi gereken dönemde Türkiye'nin son derece kıvrak olması, dinamik olması gerekiyor.
Karar mekanizmaları hantal bir Türkiye bu fırtınalı dönemi atlatamaz. Oysa fırtınayı atlatmaktan ziyade baş döndürücü bir tarihsel geçiş dönemine imza atmak istiyor Türkiye. 20. yüzyıl bizim için bir parantezse ve o parantez kapatılmak isteniyorsa, sistemik dönüşümün duraksamadan devam etmesi, kıvrak ve hızlı hareket edebilen bir devlet aklı ve mekanizmasının inşa edilmesi gerekiyor.
Başkanlık sisteminin bu dönüşümün en ileri aşaması olduğunun altını çizerek, bu fırtınalı tarih diliminde hızlı hareket edebilen bir ülke ihtiyacını da not edelim.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı bile tartışmaya açanların, ileri demokrasi örnekleri verip Başkanlık sistemine karşı çıkanların, o ileri demokrasilerdeki
monarşik yapıları
bari azıcık tartışma konusu yapmaları hiç değilse
ikiyüzlülüklerini
gizleyecek bir adım olabilirdi.
Güney'den çok ciddi bir tehlike yaklaşıyor!
Bütün bunlardan bakınca, AK Parti Kongresi yerli yerine oturuyor,
normalleşiyor
. Ancak çok
ciddi bir durum var ve bu, yeni bir dalga gibi Türkiye'ye yaklaştırılıyor
. Dönüşümü sabote edecek,
istikrarsızlık kapılarını açacak
şey, Güney'den sınırlarımıza dayanan tehlikedir.
Terör dalgasını
inşa edenler,
PKK üzerinden ülkenin güneyinde kalın duvarlar örüp bölge ile bağlantısını kesmeye çalışanlar, IŞİD'i Türkiye'nin üzerine salıyorlar.
Bugün aslında bunu yazacaktım. Bir sonraki yazıya kaldı. Ama
IŞİD'le savaşa kilitlenmek Türkiye'yi körleştirme operasyonuna dönüşebilir
. İçeride PKK'ya ağır darbe vuruldu, terör üzerinden
işgal hesapları suya düştü
. Hiçbir ülke Türkiye'den
bu kadar sert tepki beklemiyordu
. Bizi içeride
meşgul
ederek Suriye'de Türkiye karşıtı bir güç haritası şekillendirdiler.
İçeride terör güç kaybedince de IŞİD'e sarıldılar
. Ama tehlike sadece bu da değil. IŞİD'le savaşa kilitlenen, onunla meşgul edilen Türkiye, oyuna getirilebilir. Bu senaryo
PYD'ye alan açma amaçlı
olabilir. Orada asıl tehdit
PKK/PYD
'dir.
Türkiye'yi bölgeden uzaklaştırma çabaları bu örgüt üzerinden yürütülmektedir
. Türkiye'yi vuracak olan örgüt odur. Senaryoya derhal müdahale edilmeli ve içeride PKK nasıl zayıflatıldıysa bölgede de
PYD o şekilde zayıflatılmalıdır
.
Başkanlık sistemi dahil, birçok şeyi sabote etme potansiyeline sahip bir tehditten söz ediyorum. Küçümsemek intihar olabilir. Kongre eşiği atlatılıp Türkiye yoluna devam ederken önümüzdeki en ciddi gündem bu olmalıdır. Çünkü o da diğerleri gibi
çokuluslu bir müdahale
biçimidir.

