Akıl, insanoğlu için büyük bir nimet olduğu kadar büyük bir külfettir. Büyüklüğü arttıkça yükü de artan bir nesnedir akıl. İki cihetten büyük bir külfet ve yüktür insana: Cüretkârlığı ve sebep olduğu hayal kırıklığı. Şöyle ki, insan aklına güvenir ve onunla âlem-i şühûdu (algı dünyası) algılayabildiği/anlayabildiği gibi âlem-i gaybı da (algı dünyasının ötesini) anlayabileceğini sanır. Aklın görünür âlemi anlamadaki başarısı ve becerisi, görünür âlemin ötesi hakkında da başarılı ve becerikli olduğu vehmine kaptırır akıl sahibi insanı. Ve akıl ne kadar büyükse cesareti de ve cüretkârlığı da o kadar büyük olur. Ne ki gayb âlemi, aklın ufkunun fersah fersah ötesindedir ve gayb âlemiyle şehâdet âlemi arasında aklın asla aşamayacağı kocaman bir duvar/berzah vardır. O duvarı tırmanmaya yeltenen her akıl trajik bir şekilde duvardan düşmeye mahkumdur. Akıl ne kadar kıvrak ve keskin ise o kadar yükseğine çıkar bu duvarın. Ve ne kadar yükseğe tırmanmışsa düşüşü de o kadar sancılı olur. Bu düşüşün sonunda tıpkı fiziki düşüşlerde olduğu gibi kırıklar oluşur. Aklın düşüşünde oluşan kırıklar “hayal kırıklıkları”dır. Büyük hayallerle gayb âleminin sırlarını aralayabileceğini düşünen akıl, bu “aşılamaz duvar”dan düştüğünde onda “onarılamaz kırıklar” oluşur. Yaşadığı bu hayal kırıklığının farkına varan aklın önünde iki seçenek kalır: Duvarın ardını reddetmek ya da duvarın ardını gördüğünü söyleyenlere teslim ve tabi olmak. Duvarın ardını görenler “peygamberler”dir. Akıl, o duvarın ardında neler olup bittiğine dair ancak o duvarın ardından haber veren nebilerin/gayb habercilerinin (“nebi”nin kelime manası “haber veren” demektir) söylediklerinin ötesinde bir şey bilinemeyeceğinin farkına varır. Rousseau gibi “Tanrı hakkında en muhteşem düşünceler, bize akıl sayesinde gelir.” diyen “doğal din” savunucusu deistler, bu hususta en büyük hayal kırıklıklarını yaşamaya mahkûm olanlardır. Zira akıl sadece duvarı tırmanmaya çalışır; duvarın ardı ancak vahiy (ve keşf) yoluyla görülebilir.
Akıl, gayb habercisi “nebi”nin, duvarın ardından getirdiği bilgilere inanır inanmasına; ancak bundan sonra da şöyle bir macera başlar: Nebi, duvarın ardına dair bilgiler verirken doğal olarak mecazî veya müteşâbih/teşbihî bir dil kullanır. Yani; nebinin orada gördüklerine dair verdiği bilgiler dünyada görülen, bilinen şeylere benzemektedir. Akıl, nebinin getirdiği bilgileri anlamaya çalışır. Nebi, Tanrı’nın elinden, gözlerinden, tahta oturmasından, gazap ve merhamet gibi duygularından bahseder. Ölüm sonrası hayatta iyiler için bağ-bahçe, nehirler, meyveler, cinsel hayat; kötüler içinse ateşte yanma ve çeşitli işkenceler olacağını söyler. Akıl için iki yol vardır: Ya bunları nebinin aktardığı gibi lafzî manasıyla inanıp anlamları üzerinde düşünmeyecek -ki bu akıl için çok zordur- ya da bu bilgileri zihninde anlamlı bir yere oturtup nebinin verdiği bilgileri bir yöntem dahilinde yorumlayıp açıklayacak. Yani akıl yükünden bir türlü kurtulamaz insan. Bu cümleyi şöyle de anlayabiliriz: Akıl nimetine daima muhtaçtır insan. Çünkü onsuz yapamaz ve yaşayamaz, onsuz düşünemez ve inanamaz, onsuz insan olamaz ve kendi varlığının farkında olamaz. Hâsılı, gayb âlemi akıl ile bilinemez; ama o âleme dair verilen bilgiler akılsız da anlaşılamaz.
Gelelim sadede. Resûl-i Ekrem’in (sav) dâr-ı bekaya irtihalinden sonra İslam dünyasında, O’nun duvarın ardından verdiği bilgilerin nasıl yorumlanacağı hakkında çeşitli ekoller ortaya çıktı. Özetle söyleyecek olursak bir gurup, Nebi’nin (sav) aktardığı bilgileri olduğu gibi kabul edip yorumlamamayı doğru buldu. Sanılanın aksine bu, aklı kullanmamak değildi; bizzat akılla yapılan bir tercihti. İlk üç nesil genellikle bu yolu tercih etti. Zira imanları ve teslimiyetleri akıllarından üstündü. Ancak sonraki nesiller çeşitli medeniyetlerle karşılaşma, tanışma ve karışma neticesinde Nebi’nin verdiği bilgileri akıl ile uyumlu hâle getirmek için yorumlar yaptı, anlama yöntemleri geliştirdi. Hadis âlimleri genellikle “selef” denilen ilk üç neslin yolunu takip etti. Kelâm âlimleri ise İslam’ın aklî bir savunması mahiyetinde kelâm ilmini geliştirdiler, özellikle Nebi’nin gayb âlemine dair verdiği bilgileri Müslüman olmayanların yönelteceği eleştirilerden korumak üzere aklın kolay hazmedebileceği şekilde yorumlamaya çalıştılar. Öte yandan, hicri 3. asırda hadis ehli ve kelâm ehlinin yanı sıra iki ekol daha teşekkül etti: Felsefeciler ve sûfîler. Felsefeciler, derin bir hikmet ummanı olarak gördükleri Yunan düşüncesini temel alıp Nebi’nin getirdiği bilgileri o düşünce ekseninde yorumlamaya çalıştılar. Bununla, O’nun getirdiği bilgilerin (vahiy), aklın ulaştığı bilgilerle (hikmet) çelişmediğini ortaya koymayı amaçladılar. Ancak onların düşüncelerinde akıl-vahiy dengesi akıl lehine bozuldu. Bu durumu gören bazı İslâm âlimleri felsefecilerin tuttuğu yolu aşırı sert ve katı sayılabilecek bir üslupla eleştirdi; eleştirmenin de ötesinde felsefecileri tekfir etti. Sûfîler ise ilk iki asırdaki züht hareketinin devamı olarak ortaya çıktılar. Züht hareketine gönül verenler -gayet doğal olarak- zamanla kendilerine has bir yorum anlayışı ve dil geliştirdi. Ancak sûfîliğin İslam’ın sınırlarını aşan bir mistisizme ve bâtınîliğe evrilmeye meyilli olması sebebiyle bu gurup içinde fikirleri ve yaşantısı tartışmalı pek çok insan ortaya çıktı. Bu tehlikeyi fark eden Kelâbâzî, Hucvirî ve bilhassa Kuşeyrî, tasavvufu şer’î-sünnî çizgide tutmaya çalışarak sûfîliği sünnîleştirdi. Gazzâlî ise sünnîliği sûfîleştirdi. Gazzâlî, felsefecileri ağır şekilde tenkit hatta tekfir etmesine rağmen ondan sonra felsefe kelâm ilminde daha da etkili oldu. Hicri 7. asra gelindiğinde kelâm ilmi felsefenin etkisine girdi; artık kelâmî meseleler genellikle felsefî terimlerle işlenir oldu. Fahreddin Râzî ile zirveye çıkan bu ekol ile kelâm felsefîleşmiş oldu.
Farkındayım; henüz “İbn Arabî mi haklı İbn Teymiye mi?” sorusunun cevabına başlayamadık; lakin bu girizgâh bu tartışmanın öncesini görüp sağlıklı bir zemine oturtulabilmesi için önemliydi.
6. asrın ortasında Endülüs’te doğan İbn Arabî, sûfîlik kadar felsefenin de yaygın olduğu ve kelâmın felsefîleştiği bir İslâm dünyasının içinde buldu kendisini. Gençliğinde İbn Rüşd ile görüştü. Her ne kadar kendisi, felsefecilerin kitaplarını okumadığını, onlardan etkilenmediğini, yazdıklarının felsefecilerin yolu ve yöntemiyle alakalı olmadığını söylemişse de kullandığı dil ve terimlere bakıldığında onun bir şekilde felsefecilerin fikirlerinden ve terimlerinden haberdar olduğu -ve dolayısıyla- etkilendiği anlaşılmaktadır. İbn Arabî, tasavvufa bambaşka bir dil ve derinlik kazandırdı. Böylece İslam düşüncesinin gelişip zenginleşmesine vesile oldu. İrili ufaklı 500 civarında eser yazan İbn Arabî, pek tabiî olarak tartışmalı bazı düşünceler geliştirdi, yorumlar yaptı. Onun fikirleri, o hayattayken çok büyük tartışmalara sebep olmadı. O, hayattayken ulemâ ve umerâ nezdinde makbul bir kimseydi. 638/1240’da Şam’da vefat ettiğinde cenaze namazına pek çok âlim iştirak etti. Ancak onun vefatından 23 yıl sonra Harran’da doğup gençliğinde Şam’a yerleşen ve orada vefat eden İbn Teymiye, onun fikirlerini çok ağır bir dille tenkit edip tekfir etti. İbn Teymiye’nin İbn Arabî ve vahdet-i vücudu savunan sûfîler hakkındaki çok ağır ithamları, galiz ifadeleri ve tekfiri sonrasında onu haklı bulanlar olduğu gibi İbn Arabî’yi tekfir etmesi başta olmak üzere pek çok görüşünden dolayı onu da tekfir edenler, hatta “İbn Teymiye’ye ‘şeyhülislam’ diyen kâfir olur.” diyenler çıktı. Yani İbn Teymiye’nin üslubundaki şiddet, anti tezlerinin de şiddetli bir dil kullanmasını doğurdu. En kötüsü de tekfir tekfiri, ayrımcılık ayrımcılığı, dışlama dışlamayı doğurdu ve o gün bugündür İslâm dünyası bu tartışmaların ve çatışmaların verdiği zarardan bir türlü kurtulamadı.
Burada şunu hakperestlik namına söylemek gerekir ki İbn Teymiye neredeyse İbn Arabî’nin her adını zikrettiğinde kendisinden hakaretlerle söz edip -kendisini değilse de fikirlerini- tekfir ettiği hâlde, İbn Arabî takipçileri İbn Teymiye’yi tekfirle meşgul olmamışlar, gerektiğinde şeyhlerini savunmuşlar, ama üsluplarını çirkinleştirmemişlerdir. İbn Teymiye’nin fikirlerini ve şahsını ağır şekilde eleştirenler daha çok Eş’arî kelamcılarıdır.
Bendeniz kendi istidadımca İbn Arabî’nin ve İbn Teymiye’nin eserlerini ve onlar hakkında yazılan eserleri çeyrek asırdır okuyup anlamaya çalışıyorum. Her ikisine de saygım olmakla birlikte ikisinin de aşırılıkları olduğunu düşünüyorum. Yalnız şöyle bir farkla ki İbn Arabî tefkirde, İbn Teymiye ise tekfirde aşırılığa kaçmıştır. Tefkirdeki aşırılık, düşünmeye ve derinleşmeye; tekfirdeki aşırılık ise ayrışmaya ve çatışmaya sevk eder. Tefkir, düşünce terini; tekfir ise Müslüman kanını akıttırır. Bu konuyu ileride açarız inşallah.
Aslında bir yazı ile konuya genel olarak temas etmek istiyordum; ancak yazıya başlayınca akış farklı oldu. Konuya tam giremeden yazı bitti. Önümüzdeki hafta(larda?) konu hakkında yazmaya devam ederiz inşallah.

