
Öncelikle Ramazan Bayramınızın feyizli ve bereketli olmasını, başta İslam âlemi ve hususen içinde bulunduğumuz coğrafya olmak üzere tüm insanlık için sükunete vesile olmasını niyaz ederim. Bugün kelam geleneğini değerlendirmeye devam edeceğim.
İslam’da düşüncenin tarihiyle ilgilenenlerin iyi bildiği üzere kelam ilmi iki temel ilke üzerine kuruludur. Birincisi, Allah’ın fâil-i muhtâr yahut kâdir-i muhtâr oluşudur. İkincisi ise âlemin yoktan yaratıldığı kabulüdür.
Birinci ilkedeki fâil-i muhtâr veya kâdir-i muhtâr terkipleri, Allah’ın iradeli bir fâil olduğunu ifade eder. Buna göre Allah, fiillerini herhangi bir anlamda zorunlulukla değil, iradeli bir şekilde dilediği gibi yapar. Ne daha üst veya daha alt bir irade tarafından yönlendirilir ne de kendinden kaynaklanan zorunluluk söz konusudur. İradesinin mutlak yahut belirleyici bir gerekçeye dayandığı söylenemez. Dolayısıyla kelam, ilahi kudreti merkeze alır. Allah’ın ezelî ilmi, kudreti hikmetli hale getirirken, iradesi ilmin muhtevasına bağlı olarak kudretin yönünü tayin eder. Kelam ekolleri bu ana kabul altına sıralanır. Kelam ekolleri arasındaki farklılıklar ve kelam âlimlerinin neredeyse her bir meseleyle ilgili ciltler dolusu ihtilafları söz konusu ana kabulün tenzih (Allah’ın yaratılmışların özelliklerinden arınmış olduğu) ilkesi doğrultusunda nasıl ayrıntılandırılacağına bağlı olarak şekillenir.
Yoktan yaratma, Allah dışında var olanların tamamının Allah’ın ilmi, iradesi ve kudretiyle sırf yokluktan varlığa getirildiğini ifade eder. Buna göre yaratma, ezelî bir maddeye şekil veya sûret verilerek farklı mevcutların var edilmesi yoluyla gerçekleşmez. Yine yaratma, içimizden birisinin konuştuğunda onun zihnindeki anlamların sözleri vasıtasıyla karşısındakilere ulaşması ama konuşan kişide herhangi bir eksilme, artma ve değişme olmaması durumuna benzer şekilde Allah’ta herhangi bir hareket, eksilme veya artma olmayacak şekilde O’ndan çıkan bir varlık feyziyle nesnelerin mevcut hale gelmesi şeklinde de değildir. Kısaca yaratma ne ezelî bir maddedendir ne varlık anlamının Tanrı’dan sudûru yoluyladır; bilakis Allah’ın mutlak kudretiyle bir şeyi var etmesinden ibarettir. Kelamı eleştiren filozof ve müteahhir sûfîlerin düşündüğü gibi bu, sırf yokluğun varlığa getirilmesi değildir, daha ziyade bir mevcudun peydah edilmesidir. O mevcut yaratılmadan önce tabii ki yoktu. Fakat yaratma, önceki yokluğa varlık sıfatının verilerek iki çelişiğin birleştirilmesi faaliyeti değildir. Zira kelamcılar, var edilen bir mevcudun önceki yokluğunun adı üstünde yokluk olduğunu ve nesneleşmeye elverişli olmadığını düşünürler. Belki Basra Mutezîlîleri bu açıklamadan istisna edilebilir ama onlar da nihai tahlilde bir şeyin kendisi veya anlamı ile varlığını ayrıştırarak “varlık” (vucûd) dediğimiz şeyin Allah’ın kudretiyle meydana getirildiğini düşünür. Dolayısıyla onlara göre de zihnin bir mevcuttan anladığı mananın kendinde bir şeyliği bulunsa da mevcut bir nesne bütün olarak yaratılmıştır. Bu sebeple ayrıntıdaki bir kısım ihtilafları bir kenara bırakırsak bu ilkede kelamcıların ortak olduğu görülür.
Kelam geleneğinin gücü de krizleri de aslında bu iki ilkeden kaynaklanır. Fakat güç ve kriz tahlilinden önce önemli bir ayrıntıya dikkat çekeyim. Kelam âlimleri bu iki ilkeden hiçbir dönemde vazgeçmediler. Hatta Hicrî yedinci, Milâdî on üçüncü yüzyıla kadar bu ilkeleri, herhangi bir nazariyatın İslam dininin naslarından hareketle kurulmuş olması anlamında “şerî” sıfatıyla nitelenmiş olmasının zorunlu şartları olarak değerlendirdiler. Filozoflar başından beri her iki ilkede de kelam geleneğinden farklı düşünmüştür. Fakat on üçüncü yüzyıla kadar kelam, hadis, tasavvuf ve fıkıh gibi şerî bilimlerin mensupları herhangi bir düşüncenin şerî olması için asgari olarak bu ilkeler etrafında kurulmuş olması gerektiği hususunda icma etmiş görünür.
İcma etmiş görünür diyorum zira Gazzâlî öncesinde de sûfîlerin farklı yorumlara açık ifadeleri olduğu gibi neredeyse Fârâbî’yle çağdaş İsmailî kelamcıların sudûrculuğunun da ayrıca tartışılması gerekir. Yine de bir bütün olarak İslam düşüncesini karakterize edecek şekilde büyük dönüşüm, Gazzâlî’yle başlayıp kelam kanadında Fahreddin er-Râzî’yle, tasavvuf kanadında İbnü’l-Arabî’yle itmam edilen süreçte gerçekleşmiştir. Daha öncesinde farklı geleneklerde ne denli aykırı yorumlar bulursak bulalım Gazzâlî sonrasındaki dönüşümün kapsam, meşruluk ve süreklilik bakımından tamamen yeni bir durum olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.
Gazzâlî’yle birlikte başlayan süreçte felsefe ve kelam ekolleri arasındaki yakınlaşma ve etkileşim birinci ilkenin alt yorumlarını etkilemişse de ilkenin katı çekirdeği etkisini daha açık bir şekilde sürdürmüştür. Lakin daha önce vahdet-i vücûd geleneği hakkındaki yazılarımızda ifade ettiğimiz üzere ikinci ilkeyi yani yoktan yaratmayı kabul etmek, bir düşüncenin şerîliği için ölçü olmaktan çıkmıştır. Tabii ki kelam geleneği iddiasından vazgeçmemiştir ama şerî bilimler geleneğinin bir parçası olduğu hususunda kuşku bulunmayan tasavvuf geleneğinin hâkim teorisi artık yoktan yaratma üzerine kurulu değildir.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.