
Anadolu’nun asırlar boyu süren o muazzam mayalanışı kılıç kadar kelime ile, fetih kadar gönül ile ve siyaset kadar hikmet ile vatan hüviyeti kazanmıştır. Bu kutsal topraklar, taş ustalarının maharetiyle şekillenmenin yanında, asıl ruhunu veren irfan ehlinin nefesiyle yoğrulmuştur. Şehirleri mimarlar ve ustalar bina etmiş olabilir; lakin o şehirlerde huzuru, emniyeti ve beraber yaşama ahengini tesis eden, tekke kapıları, ahî ocakları, çeşme başları, esnaf dükkânları, mektep avluları ve mahalle aralarında nesilden nesile yaşayan o zarif hitap terbiyesi olmuştur.
Bu terbiyenin lügatinde sertlik yer bulmaz, letafet esas kabul edilirdi; öyle ki edep, hürmet, rıza, emanet ve vefa gibi mefhumlar, sözlüklerde mahpus kalan kavramlar hâlinde durmayıp gündelik hayatın, çarşının ve komşuluğun derunî nizamını kuran ana sütunlara yerleşirdi. İnsanlar çarşıda, evde, yol üstünde birbirine seslenmekle kalmaz, muhatabını incitmeden kelâm etmeyi ve itiraz ederken dahi ölçüyü elden bırakmamayı en büyük fazilet addederek birbirine kıymet verirlerdi. Asırlar boyunca çarşıda, mektepte, tekke avlusunda ve aile içinde kurulan bu hitap terbiyesi; dili, kuru bir anlaşma vasıtasından çıkararak insanlar arasında emniyet ve yakınlık kuran müşterek bir zemine taşımıştır.
KURUCU LİSANIN BERRAK TEMSİLCİLERİ
Kurucu lisanın en berrak tecellisi ve gönül aynası şüphesiz Yunus Emre’dir. O, en esaslı hakikatleri halkın kolayca anlayabileceği bir sadelikle dile getirirken yüksek hikmeti müşfik bir Türkçe ile cemiyetin ortak hafızasına nakşeder. “Söz ola kese savaşı söz ola bitüre başı” düsturuyla kelâma adeta bir can bahşeden Yunus, estetik bir mısra söylemekle yetinmeyip her devrin ihtiyacı olan başlı başına bir toplumsal nizam teklifi ortaya koyar. Onun kelâmında insanı küçülten bir hiddet yer almaz; gönülleri birbirine yaklaştıran merhamet dolu bir nefes hâkim olur. “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım” çağrısı da asırlar boyunca Anadolu insanının hitap terbiyesinde yaşayan bir vicdan düsturu hâlinde varlığını korur. “Sen elif dersin hoca / Mânası ne demektir” hitabıyla da bizlere hakikatin kuru bilgiyle değil insanın dili ve idrakiyle derinleştiğini hatırlatır.
Şehir hayatındaki bu irfan tecellisi, Ankara’nın kalbinde bir hikmet menbaı gibi parlayan Hacı Bayram-ı Veli ile yeni bir derinlik kazanır. “Nâgehan ol şara vardum ol şârı yapılur gördüm / Ben dahi bile yapıldum taş ü toprak âresinde” diyerek gönül imarını taşın üzerine koyan Hacı Bayram, insanı emeğin içinde olgunlaştıran, şehri imar ettikçe insanın manevî cephesini de derleyen bir mesuliyet ahlâkını cemiyetin temeline yerleştirir. Onun dergâhında kurulan dil, insanları birbirine yaklaştıran, hitabı hürmetle yoğuran ve şehir hayatına ölçü kazandıran bir terbiye ocağı vazifesi görür. Ziya Gökalp’in de ehemmiyetle işaret ettiği üzere, bir milleti ayakta tutan kuvvet kuru bir kalabalıktan doğmaz; ortak bir mânâ dünyası ile sarsılmaz bir vicdan birliğinde hayat bulur. Gökalp’in dikkat çektiği “hars”, aynı tarihi paylaşan insanların ortak konuşma biçiminde, kelimelere yüklediği mânâda ve birbirine hitap ederken koruduğu ölçüde yaşar. Gökalp’in lisan, milletin kalbidir hükmü, günümüzde yaşanan savrulmanın neden doğrudan dil meselesiyle irtibatlı olduğunu açık biçimde gösterir.
HİTAP LETAFET KAZANDIKÇA MÜŞTEREK HAYAT NEFES ALACAK
İçinden geçtiğimiz içtimai huzursuzluğun asıl düğüm noktası, tam da bu noktada kendini gösterir. Teknoloji baş döndürücü bir süratle ilerleyip iletişim vasıtaları alabildiğine çoğalırken, ne yazık ki mânâyı taşıyan kelimeler aşınmış, hitap üslubumuz zedelenmiş ve o kadim tahammül kâsesi çatlamıştır. Bilhassa sosyal medya mecralarında hakaret ve öfke adeta taşkın bir akışa dönüşürken, sükûnet ve ağırbaşlılık sessizliğe mahkûm edilmekte; dinlemeden cevap verme aceleciliği ile farklı düşüneni anında hasım sayma kolaycılığı, maalesef toplumsal bir refleks mahiyeti kazanmaktadır.
Bugün bir aile sofrasında aynı masaya oturan fertlerin dahi telefon ekranlarına gömülerek birbirinin yüzüne bakmadan konuştuğu, kalabalık caddelerde omuz omuza yürüyen insanların tek kelimelik sert hitaplarla gündelik hayatı daha da ağırlaştırdığı bir zaman diliminden geçiyoruz. Sabahın erken saatlerinde toplu taşıma duraklarında yükselen huzursuz sesler, trafikte en küçük ihtilafta taşan öfke yahut dijital mecralarda birkaç saniye içinde binlerce kişiye yayılan kırıcı ifadeler, dilimizdeki aşınmanın artık gündelik hayatın sıradan bir görüntüsüne dönüştüğünü açıkça göstermektedir. İnsanlar artık aynı mesele üzerine konuşsa bile aynı mânâda buluşamıyor, kelimeler ortak anlamdan uzaklaştıkça insanlar arasındaki mesafe daha da derinleşiyor. Bu çözülme, aile içindeki hitaptan gündelik konuşma diline kadar uzanan o köklü üslup ölçüsünü de aşındırmaktadır. Hâlbuki söz, ağızdan çıkan ruhsuz bir ses yığını olarak kalmaz; insanın niyetini, terbiyesini ve dünyaya bakışını ele veren en açık ölçülerden biri hâline gelir. Bir toplumun dili sertleştikçe birlikte yaşama iradesi de zayıflar; hitap letafet kazandıkça müşterek hayat yeniden nefes almaya başlar. Esasen, toplumların seviye-i irfanı, meydanlarının genişliğiyle ölçülmez; cümlelerinde taşıdığı vakar, letafet ve nezafetle kendisini gösterir. Yarının iklimini bugün birbirimize karşı kullandığımız kelimeler şekillendirecek. Adalet ve merhametle kurulan lisan cemiyeti ferahlatacaktır.
GÖNÜL SÜKÛNETİNDEN UZAKLAŞTIK
Sonuçta, çağımızda üzerimize düşen asıl mesuliyet; içi boş sloganlarla vakit zayi etmekten ziyade, o kadim hikmeti günümüzün idrakine bir can suyu misali sunabilmektir. İtiraz anında muhatabını incitmemek, tenkit oklarını fırlatırken hakkaniyet zırhını kuşanmak ve hakikati bağırmadan, vakur bir edayla savunmak elbette mümkündür. Bu vakar, bir acziyet emaresi gibi görülmeyip sözün kudretine duyulan sarsılmaz bir itimadı besler. Şimdilerde cemiyet hayatı adına en mühim hamle, insanlar arasında yeniden aynı dil iklimini tesis edebilmektir.
Türkiye’nin istikbal yolunda karşılaştığı yegâne meseleyi iktisadî yahut siyasî darboğazlarla sınırlamak eksik kalır; bugün en derinden hissettiğimiz ihtiyaç, her türlü ayrılığın fevkinde yeniden birbirini anlayabilme iradesidir. Çocukların aile içinde işittiği hitaplar, mektepte kurulan cümleler, kürsülerde ve ekranlarda yankılanan her kelime, yarının toplumsal iklimini biçimlendirecektir. Bir cemiyetin ruh iklimi önce konuşma biçiminde görünür hâle gelir; insanlar kullandıkları hitabın mahiyeti nispetinde birbirine yaklaşır. Yunus’un merhameti, Hacı Bayram’ın terbiyesi ve Gökalp’in ortak vicdanı rehber edinildiğinde, dilde hissedilen bu yorgunluk zamanla bir inşirah havasına kapı aralayacaktır. Belki de çağımızın en büyük kaybı, insanı incitmeden konuşabilen o derin gönül sükûnetinden uzaklaşmış olmamızdır. “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.” Unutulmamalıdır ki, devletler hudutlarla muhafaza edilir; milletler ise mukaddes sözün taşıdığı ruh ile ayakta kalır.






