Chamberlain siyaseti ve Putin'in Lebensraum arayışı: Rusya ne istiyor?
01:00, 13/03/2014, PerşembeG: Güncelleme: 17:14, 24/02/2022, Perşembe
Yeni Şafak

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin.
Batılı devletlerin bugüne kadar uygulamaya koydukları yatıştırma politikası Ukrayna ve Kırım'da yaşanan gelişmelerde Rusya'ya Hitlerin elde ettiği gibi yaşam alanını genişletme imkânı sunmaktadır. Chamberlain'in Hitler'e gösterdiği tolerans bugün itibariyle NATO ve AB tarafından Putin'e gösterilmektedir. Bu nedenle, eğer kısa sürede Rusya'nın yayılma arayışı önlenemezse daha derin krizlerin yaşanması kaçınılmazdır.
Bilindiği üzere Neville Chamberlain (1869-1940), iki savaş arası dönemde İngiltere başbakanlığı görevini (1937-1940) yürüten siyasetçidir. Bu dönem; İngiltere'nin hem Milletler Cemiyeti'nin (MC) hem de diğer Avrupa ülkelerinin liderliğini üstlendiği bir dönem olarak da anılmaktadır. Zira aynı dönemde İngiltere'nin uyguladığı veya uygulayacağı dış politika perspektifi hem Avrupa için hem de dünya için ayrı bir önem arz etmiştir. Bununla birlikte Chamberlain'in başbakanlık görevini üstlendiği dönem Almanya'da Hitler iktidarının konsolide olduğu döneme tekabül etmesi hasebiyle ayrı bir öneme sahiptir. Dolayısıyla Chamberlain iktidarına yönelik tüm beklentiler Hitler ile ilintili olmuştur. Çünkü Hitler'in ''tek devlet tek ulus'', ''Alman ordusunun yeniden güçlendirilmesi'' ve Savaş tazminatların kaldırılması gibi konuları ısrarla gündeme getirmesi ve adım adım bahsi geçen konular çerçevesinde somut adımlar atması Fransa ve Polonya gibi Avrupa ülkelerinde büyük tedirginlik yaratmıştır. Özetle yeniden güçlü bir orduya sahip olan Almanya Birinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi, yeni bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkmaya başlamıştır.
Ancak kendisine yönelik beklentilerin aksine Chamberlain, Hitler'in dünya barışını tehlikeye sokan adımlarını engellemek bir yana; gerek Almanya'yı Sovyetlere karşı kullanmak saikiyle gerekse de Sırbistan'a biraz daha müsamahakâr ve imtiyazlı olunması gerektiğini düşündüğü için Hitler ile olan ilişkilerinde tolere eden taraf olmuştur. Zira Chamberlain'in uygulanma çalıştığı politikanın temel motivasyon kaynağı, onun krizin tarafları arasındaki tolere etme eşiğinin düşük olması hasebiyle daha da tırmandığına yönelik inancıydı ve taraflar bu eşiği yükseltebilirler ise bir kriz Balkan menşeli krizin Birinci Dünya Savaşı'na sebep olması gibi- pekala savaşa dönüşmeyebilirdi. Bu noktadan hareketle Chamberlain Hitler'in politikalarına karşı daha ılımlı olmaya ve özellikle Hitler'in politikalarının merkezinde yer alan Lebensraum (hayat sahası) politikasına karşı daha yatıştırmacı tutum sergilemeye dikkat etti. Bir başka deyişle Chamberlain, Hitler'in yayılma arayışlarını diplomatik yollarla kontrol etmenin ve onun Almanların yaşadığı şehirleri almasına bir ölçüde göz yummanın gerekliliğine inanıyordu.
YATIŞTIRMA SİYASETİ
Chamberlain'in yatıştırmaya çalıştığı Hitler ise bu politikanın kendisine sağladığı avantajı da arkasına alarak 11 Mart 1938'de Avusturya'yı işgal etti. Bu duruma Batılı ve devletlerin tepkisizliği Hitler'i daha da cesaretlendirdi ve yatıştırma politikası sarmalına dolaşarak krize müdahil olma fırsatını elinden kaçıran Avrupalı devletlerin kabulüyle 29 Eylül 1938 Münih Konferansı neticesinde, Çekoslovakya toprağı olan ve nüfusunun çoğunluğu Alman olan Südetler bölgesi Almanlara verildi. Neticede Chamberlain şunu fark etti: Hitler beklenmedik oranda güçlenmiş, topraklarını genişletmiş ve Avrupa'nın göbeğinde önemli bir güç haline dönüşmüştü. Yatıştırma politikasının Hitler'e sağladığı avantaj onun önünün alınması da engelledi ve Hitler Polonya denetiminde olan Danzing bölgesini talep etti. Nihayetinde sonucunu hepimizin bildiği İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Özetle Chamberlain yatıştırma politikasını uygularken, yatıştırma politikasının yöneltildiği ülkenin kendisine tehdit oluşturacak kadar güçlendiğini fark edemedi ve bu tarihi bir hataya sebebiyet verdi.
Chamberlin yukarıda özetlenen yatıştırma siyasetini izlemek noktasındaki zorunlulukları ve başka bir seçeneğinin olup olmadığı meselesi tartışmaya açılabilecek bir konu iken en azından bahsi geçen tarihi süreçten ders almak gerekmektedir. Zira 1949 - 1963 arasında Almanya Şansölyesi olan Konrad Adenauer'in dediği gibi ''dış politika tarihten bağımsız sürdürülemez''. Her ne kadar bahsi geçen söz, tek bir ulus için dillendirilmiş olsa da uluslararası toplumun da küresel çapta sonuçlar doğuran meselelerden gereken dersi alması gerekmektedir. Özetle tarihin yanlıca mış ların ve miş lerin irdelendiği bir platform olmadığı göz önüne alınarak geçmişte yaşananların muğlak geleceğin aydınlatılmasında kullanılması gerekmektedir.
Tarihten alınan derslerin hatırlanması gerektiği üzerine bu kadar vurgu yapılmasına gelince; Rusya'nın Ukrayna konusundaki tavrı bizlere Chamberlain yatıştırma politikasının sonuçlarını hatırlatmaya başladı. Çünkü Rusya, Sovyetlerin dağılmasından sonra ilk olarak Çeçen sorununu nihayete erdirdi daha sonra da petrol ve doğal gazın getirdiği kazançla ekonomisini belirli seviyeye çıkardı. Balkanlarda Çarlık Rusya'sının Slav ırkını destekleme politikasına döndü, Kafkasya bölgesinde Bağımsız Devletler Topluluğunun (BDT) dağılmasını yeni Avrasyacılık stratejisini temel alarak- varlığına yöneltilebilecek en büyük tehdit olarak belirledi. Zaten Rusya'nın algıladığı bu tehdide yönelik politikalarının Ukrayna özelinde tezahür ettiğini görüyoruz.
SURİYE KRİZİ
Bu noktada bize yatıştırma politikasını anımsatan ilk gelişme Rusya-Gürcistan kriziydi. 2008'deki Güney Osetya Savaşı'nda Rusyanun sert güce başvurması, (08.08.08 savaşı) Rusya'nın hem belirli kazanımlar elde etmesini sağladı hem de –belki de bundan daha da önemlisi –kendisine olan güvenini tazeledi. Zira Osetya ve Abhazya bölgesinin bağımsızlığını tanıyan ve bu bölgelerin bir nevi kendisine bağlı hale gelmesini sağlayan Rusya'ya karşı, Chamberlain siyaseti yürüten NATO ve AB üyeleri yatıştırma politikasını yöneltmekten başka bir şey yapamadılar. Dolayısıyla tarih; ahmakların kendisinden ders almaması sebebiyle tekerrür etti: Geçmişte Hitler'in kendisinde bulduğu cesareti Gürcistan krizi vasıtasıyla Putin iliklerine kadar hissetti ve yeni Avrasyacılık politikasının uygulanabilirliğini kanıtladı. Yine Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte de kazançlı çıkan ülke Rusya oldu.
Öyle ki Rusya, tarihi emelleri arasında yer alan sıcak denizlere inme siyasetinden, Suriye krizine rağmen geri adım atmadı ve Lazkiye Limanı üzerinden elde ettiği ayrıcalıklığı tehlikeye atmadı. Chamberlain'in geçmişte yatıştırma politikasının, Nazi Almanya'sının önünü alamaması gibi Batı da bugün, kimyasal silah kullanarak savaş suçu işleyen Esad yönetimine Rus desteğini kesmek adına bir girişimde bulunmadı.
Nihayetinde Batı'nın Chamberlain siyasetini iyi kullanan Putin bahsi geçen kazanımlarını da arkasına alarak Ukrayna konusunda daha sert tavır takındı. Bir başka deyişle tıpkı Hitler gibi Putin de Rus ordusunun caydırıcılığını ve Batının yatıştırma politikasını Ukrayna sorununda da kullanma yolunu denedi. Çünkü elde ettiği kazanımlar ve tecrübeler batılı devletlerin tepkisizliğini test etmiş durumdaydı. Ne zaman ki kriz Avrupa Birliği'ni (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri'ni rahatsız edecek bir boyut kazandı işte o zaman batılı devletler Putin'i engelleme ve Kırım konusunda kararlı adım atma yoluna girdiler. Ancak yatıştırma politikasının sağladığı tüm avantajları arkasına alan Putin Üsküdar'ı geçti bile… Bununla birlikte Batı'nın yatıştırmacı tutumu yine Batı'nın kararlılığını da bize sorgulatmaktadır.
RUSYA'NIN YAYILMA ARAYIŞI
Her minvalde geri adım atan bir Batının varlığı bugüne kadar Rusya'yı daha çok cesaretlendirmiştir. Chamberlain'in yatıştırma politikasıyla bugüne kadar Avrupa'nın Rusya'ya karşı uygulamaya çalıştığı yumuşak güç politikasının pek de bir farkı yoktur. Yumuşak güç eğer istenileni vermiyorsa daha sert adımlar atmayı içerir fakat bu güne kadar Batılı devletler içi boş yumuşak güçten farklı olarak herhangi bir adım atamamıştır. Suriye, konusunda Türkiye'nin dış politika yaklaşımının doğru olduğu Batılı devletler tarafından da tescil edildiği halde, Rusya ve Çin çekincesiyle bir türlü Esad'a karşı adım atılamamış olması Batılı devletlerin yumuşak güç algısının yatıştırma politikasına dönüştüğünü bizlere göstermektedir.
Yatıştırma Politikası yumuşak gücün gerisinde bir yaklaşımdır. Yumuşak güç istediğini ekonomik, siyasi ya da fiili müdahale içermeden yaptırma iken, yatıştırma siyaseti istemediği durumlara pasif yöntemlerle barışçıl bir çözüm getirmektir. Batılı devletlerin bugüne kadar uygulamaya koydukları yatıştırma politikası Ukrayna ve Kırım'da yaşanan gelişmelerde Rusya'ya Hitlerin elde ettiği gibi yaşam alanını genişletme imkânı sunmaktadır. Chamberlain'in Hitler'e gösterdiği tolerans bugün itibariyle NATO ve AB tarafından Putin'e gösterilmektedir. Bu nedenle, eğer kısa sürede Rusya'nın yayılma arayışı önlenemezse daha derin krizlerin yaşanması kaçınılmazdır.