Muhteşem bir film; 2017 yapımı Barry Lawinson’ın yönettiği, The Wizard of Lies (Yalanlar Büyücüsü). Başrollerde Robert De Niro ve Michelle Pfeiffer var. Film, Wall Street’in efsanevi ismi ve dünya tarihinin 65 milyar dolarla en büyük borsa sahtekârlığının mucidi Bernard L. Madoff’un kurduğu devasa illüzyonun çöküşünü anlatıyor.
1960 yılında kendi adını taşıyan yatırım şirketini kuran Madoff, Wall Street’in en saygın figürlerinden biriydi. Elektronik işlem sistemlerinin öncülerinden olan ve bir dönem NASDAQ Yönetim Kurulu Başkanlığı ile Ulusal Menkul Kıymet Aracıları Birliği (NSAD), Menkul Kıymetler Sektörü Birliği (SIA) ve Yeshiva Üniversitesi yönetim kurullarında görev yapan Madoff, müşterilerine her yıl %10-12 civarında ABD için olağanüstü bir getiri vaat ediyordu.
Bu getiriyi “split-strike conversion” adını verdiği karmaşık bir stratejiyle sağladığını söylese de işin aslı başkaydı. Madoff’un 18. ve 19. katlarda bulunan firmasında gerçek ve kârlı bir aracılık/piyasa yapıcılık (market making) bölümü bulunuyordu; Madoff’un Wall Street’teki itibarını da bu meşru iş sağlamıştı. Ponzi şeması ise 17. katta, ayrı bir ekiple yürütülen “yatırım danışmanlığı” adı altında dönüyordu.
Madoff danışmanlık bölümünde hiçbir zaman gerçek bir yatırım yapmamıştı. İşletilen mekanizma basitti; yeni giren yatırımcıların parası, eski yatırımcılara “kâr” adı altında ödeniyor; sahte hesap dökümleriyle bu yalan her ay yeniden belgeleniyordu.
Olay, 2008 küresel finans krizine kadar sürdü. Piyasalardaki sıkışmayla birlikte yatırımcılar yaklaşık 7 milyar dolarlık ana paralarını çekmek isteyince ve fona yeni taze para girişi durunca, sistem anında tıkandı; bizde şu anda olduğu gibi…
Aralık 2008’de Madoff, oğullarına 17 yıl süren sahte imparatorluğun “büyük bir yalan” olduğunu itiraf etti. Oğullarının durumu yetkililere bildirmesiyle 11 Aralık 2008’de tutuklanan Madoff, Mart 2009’da hakkındaki 11 federal suçlamayı kabul etti. Haziran 2009’da 150 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 14 Nisan 2021’de, 82 yaşında cezaevinde hayatını kaybetti.
Tasfiye memuru Irving Picard’ın yürüttüğü hukuk mücadelesi sonunda 14 milyar doları aşan bir tutar toplanarak mağdurların anaparalarının büyük kısmı iade edilmiş. Erken uyarı işaretlerini görmezden gelen dev bankalardan JPMorgan ise 2014 yılında 2,6 milyar dolar ceza ödemeyi kabul etmişti.
Skandal aslında sürpriz değilmiş. Finans analisti Harry Markopolos, 2000 yılından itibaren ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nu (SEC) defalarca uyarmış. Markopolos’un 2005’te sunduğu raporun başlığı şuymuş: “Dünyanın En Büyük Hedge Fonu Bir Sahtekârlıktır.” Buna rağmen SEC, yaptığı incelemelerde hiçbir usulsüzlük bulamamış.
Bizde de 26 Şubat 2025’de dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek SPK’ya bir müzekkere göndermiş, 4 Kasım 2025’de de Bakan Mehmet Şimşek, 9. Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi’nde konuyla ilgili uyarılarda bulunmuştu. Ancak sahtekârlarla tamahkârlar buna rağmen buluşmalarını sürdürdüler.
Bizde bilinen ilk büyük dolandırma olayının kahramanı Sülün Osman’dır. 80’li yıllarda Kastelli, Bako, Yalçın gibi bankerler, 90’larda insanlara kayıpları üzerine “soğuk su içmesini” tavsiye eden Ramazan Arıkan, Yimpaş, Kombassan ve “Jet Fadıl” lakaplı Fadıl Akgündüz’ler, şatafatlı otel odalarında kurulan Titan Saadet Zinciri, örtülü ödenekçi Selçuk Parsadan, 2000’lerin Tosuncuk” lakaplı Mehmet Aydın’ın Çiftlik Bank’ı, kriptocu Faruk Fatih Özer’in Thodex’i, “Fatih Terim Fonu” ile ünlü isimleri dahi ağına düşürebilen Seçil Erzan ve tabii ki geçmişindeki 20’ye yakın dolandırıcılık davasından sonra kurduğu AHBAP Derneği ile 100 milyonlarca dolarlık Haluk Levent …
Görüldüğü gibi, Ponzi denen sahtekârlık, ekonomide kârın mal ve hizmet üretiminden değil de finansal işlemlerden elde edildiği kapitalizm biçimini anlatan finansal kapitalizmin zaman zaman tezahür eden çocukluk hastalığı olarak ortaya çıkmakta…
Sorulması gereken ilk soru şudur: Ortada bir kriz var mı? Büyüklüğü ne kadar? Bu soruların yanıtı hasara göre verilir. Hasar ne kadar büyükse kriz de o kadar büyüktür. Birbirinden hayli farklı iki şeyin uyum içinde ayrı ayrı yönetilmesi gerekir: Krizin ve kriz iletişiminin. Her ikisinin yönetimindeki reaksiyon dozu hasarın büyüklüğü ile düz orantılıdır.
Krizin yönetimi, ilişki odaklıdır ve üç temele dayanır:
1. Mağdurların zararının mümkün olduğu en yüksek oranda karşılanması.
2. Rahmetli Alev Alatlı’nın “Her yasal hak, helâl değildir ve olamaz” ilkesinden yola çıkarak ‘istisnasız’ tüm suçluların vicdanları tatmin edecek oranda cezalandırılması.
3. Bu tür hasarların tekrarlanmasını engelleyecek yasal süreçlerin derhal devreye alınması.
Kriz iletişimine gelince… Unutulmamalı ki, doğru yönetilmesi halinde krizlerden fırsat doğabilir. Krizin iletişimi için de üç boyut söz konusudur:
1. Şeffaflığın değil açıklığın ön planda olması. Yani hem her söylenenin doğru olması hem de her doğru olanının söylenmesi. (Aradaki ciddi anlam farkı için bkz. Z Raporu Dergisi ve https://arsiv.ali-saydam.com/aciklik-mi-seffaflik-mi.html)
2. Hasar bitene kadar kesintisiz ve tatmin edici bilgilendirmenin sürdürülmesi.
3. Sürekli ölçümleme ve araştırmalarla hedef kitle ve sosyal paydaşlarda itibarın tesis edilme oranının saptanması.
Her ikisinde de ‘hız’ kritik başarı faktörüdür. Zaman kaybedilmemeli, süreç hasar ortadan kalkana kadar devam ettirilmelidir.
Kriz, Sayın Cumhurbaşkanı’nın liderliğinde usulü veçhile yönetilmektedir. Krizin iletişimi ise, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın koordinasyonunda, ilgili bakanlıkların, Merkez Bankası’nın, SPK’nin, TMSF'nin, TSPB’nin ve İstanbul Borsası’nın üst düzey yöneticilerinin rol aldığı bir stratejik iletişim planı doğrultusunda yönetilmelidir.
Aksi takdirde bütün siyasi sorumluluk Sayın Cumhurbaşkanı’nın kucağına bırakılmış olur ki, kendisi bunu asla hak etmemektedir.

