Haliç kıyısında yürürken hep bir gerdanlığı düşünüyorum. Elmas üzerine yeşil zümrütlerle süslü bir gerdanlık. Haliç’in iki kıyısını bezeyip duruyor. Lakin bir yanda kirli-kara sular, öte yanda harap, yıkılmış mahalleler. Bu iki görüntünün ortasında uzanıp giden parklar, bahçeler. Her yanımız tezat. Bakalım nasıl bir zamanda bu tezatları kaldırabileceğiz.
Benimle birlikte Balat önlerinde yıkımdan kurtulmuş bir camiye yönelen iki kişiye soruyorum: Dalan’ı niçin seçmediniz? Baksanıza etrafı güllük gülistanlık yaptı. Gözlerini kısıp yüzüme bakıyorlar, ikisinin de cevabı aynı: “Aç karnına gül koklanmıyor bey.” Halkın bu hikmetli üslubuna, sağduyusuna güvenmeliyiz.
Yıkımdan kurtulan caminin adı Yunus Şucaeddin Anbarî Camii. Ahşap-kargir karışımı bir yapı. Ön kısmına türbe mi, çeşme mi olduğu belli olmayan bir şey yapmışlar. Cami’nin giriş kapısının yan tarafına da bir çeşme taşı monte edilmiş.
Dışı boyanmış, içi de tamir ediliyor caminin. Saime Hatun adlı bir hayırsever vatandaş lavabo, tuvalet kısmını onarmış. Bu caminin içini de gönül istiyor ki güzel bir şekilde, ahşaba uygun döşeyiverseler. Çünkü yol üstünde olduğundan cemaatı çok olur.
Yıkımdan kurtulanlar arasında Karabaş Mahallesi Muhtarlığı karşısında bir kilise ile üç bina daha var. Rum Kilisesi’nin giriş kapısında bir “el” resmi dikkatleri çekiyor. Oldukça harap olan kilise kapalı, etrafındaki binalar da tamire muhtaç. Ama bu yıkımdan kurtulan binaların tamiri sürüyor. Umarız İstanbul Belediyesi’nin yeni yönetimi bu ihya hareketine devam eder.
Artık Fener’e yaklaşıyoruz. Sahildeki parklar arasından geçerken tahtaları sökülmüş, kırılmış sıralara gözlerim takılıyor. Bu cinayet kimin eseri? Hangi zihniyetin? Daha senesi dolmadan şu parkların sıralarını kırıp götürenler bu gidişle buralarda ne ağaç ne de çiçek bırakırlar. Parkların, ağaçların, çiçeklerin insanları koruyup kolladığı kadar, keşke insanlar da onları koruyup kollasalar.
Bir kalabalık aile (otobüsle gelmişler) caddenin kenarında, parkın içinde bir uygun yer bulup yayılmış oraya. İnanmayacaksınız belki ama, parkın ortasında ailece halı yıkıyorlar. Günlük güneşlik bir nisan ayı. Hava tatlı-serin. Etrafta çiçekler. Halı yıkayan kadınlar neşeli... Erkekler otobüsün gölgesinde oturuyor.
Bu sırada içeri doğru giren bir sokak ismi daha, Çilekli Bostan... Şu işe bak sen... Demek bir zamanlar buralarda çilek bostanları varmış. Şimdi? Şimdi ise çayırlarda güneş altına yüzüstü uzanmış, uzun adamlar, zayıf kirli penyeli çocuklar, çamaşır suyu ile ıslak sokaklar, yıkıntılar, çöp.
Sahile bakan evlerin ön yüzleri beyaz badana ile üstünkörü boyanmış. Acıklı bir görüntüsü var bu evlerin. Sekseninde bir ihtiyarın kırış kırış yüzüne pudra, allık sürerek güzelleşmeye çalışması gibi. Bu evlerin yenilenmesi, bu parkların korunması, hayırların celbi, şerlerin def’i için ne lâzım? Hadi onu biz söylemeyelim de bu memleketi idare edenler bulsunlar...

