Önceki yazımızda bizim için Batı sanatını bir “hakikat merkezi” olarak değil, modern insanın idrak krizini gösteren bir laboratuvar gibi okumanın verimli olabileceğini belirtmiştik.
Bu tespitimiz işlediğimiz konu bağlamında özel bir anlam taşımaktadır. Çünkü Wassily Kandinsky ile Paul Klee, modern Batı sanatında salt “biçim bozumu”na yönelen ressamlardan ziyade, görünürün arkasındaki ritmi, iç hareketi ve manevî titreşimi arayan isimlerdir. Bu yönleriyle onlar, modernliğin materyalist çizgisine tam olarak yerleştirilemezler.
Özellikle Kandinsky’nin “içsel zorunluluk” fikri, resmin yalnız göz için değil, ruh için de bir karşılığı olması gerektiğini savunur. Onun renk anlayışı neredeyse musikîye yaklaşır. Renkleri sadece optik değil, ruhî titreşimler olarak düşünür. Bu nedenle tablolarında geometri bile kuru bir matematik değil, iç âlemin ritmik örgüsü hâline gelir. Bizim “nur”, “görme” ve “idrak” merkezli meselemize en çok yaklaşabilecek Batılı ressamlardan biri belki de gerçekten odur.
Klee ise daha sessiz, daha bâtınî ve “hikmete” daha yakın bir ressamdır. Çizgiye ve renge yaklaşımında çocuk saflığı ile metafizik sezgi arasında ilginç bir denge vardır. Şu meşhur sözü bu bakımdan dikkat çekicidir: “Sanat görüneni tekrar etmez; görünür kılar.”
Bu cümle, bizim Müslüman sanatlarına dair vurguladığınız “görünürden görünmeyene geçiş” fikriyle şaşırtıcı ölçüde temas içindedir. Elbette Klee bu cümleyi İslamî bir idrak zemininde kurmaz; ancak görünürlüğün sadece nesnenin dış yüzeyi olmadığını sezmesi onu bizim ünsiyetimize dahil etmeye yeter.
Ayrıca her iki ressamın da İslam sanatlarıyla -özellikle geometri, ritim, yüzey düzeni ve soyutlama bakımından- bizzat temas kurmuş olmaları da önemlidir. Klee’nin Kuzey Afrika seyahati sonrasında renk anlayışının değişmesi; Kandinsky’nin ise ikon geleneği, halk sanatları ve manevi sembolizmle ilgilenmesi tesadüf değildir.
Bizim İslam temelli yaklaşımınız açısından bakınca, Mondrian daha çok “kozmik düzenin geometrisi”ne; Kandinsky “ruhun titreşimi”ne; Klee ise “görünmeyenin zarif işaretleri”ne yakın dururlar. Bu yüzden Kandinsky ile Klee’ye olan ünsiyetimiz, yalnız estetik değil, aynı zamanda idrakî ve metafizik bir ünsiyet de yüklenebilir.
Ana hatlarıyla belirlediğimiz bu menzilde artık, bizdeki nazarın nizamı esasında Mondrian ile Didi-Huberman’ı peş peşe konuşmanın daha anlamlı olacağını sanıyorum. Zira Mondrian bize, görünen gerçekliğin sanatın nihai gerçekliği olup olmadığını; Didi-Huberman ise bir adım başka taraftan gelip, gören öznenin görünür üzerindeki hâkimiye-tinin gerçekten mümkün olup olmadığını sorduruyor. Nazarın nizamı ise her ikisinin sorusunu duyduktan sonra kendi zemininden şu soruyu sorduruyor:
Görmek yalnız göz ile görünen arasındaki bir ilişki değilse, göreni, görüleni ve görünürlüğü aynı anda mümkün kılan nizam nedir?
Böylece sanat düşüncesi üzerine düşünmemizin Batı sanatına açılacak ikinci ya da yeni başlangıcın gerçek eşiği burası olabilir. Aynı zamanda bu eşik sayesinde “İslâm sanatı–Batı sanatı mukayesesi” gibi oldukça aşırı kullanım nedeniyle eskitilmiş ve tüketilmiş bir başlıktan da kolayca kurtulup, daha esaslı bir meseleye yönelebiliriz:
İki sanatın eserlerini değil, aslî zihniyet planında iki görme tasavvurunu karşılaştırmak! Hatta “iki” demek bile sonunda yetersiz kalabilir; çünkü Rönesans perspektifiyle Mondrian›ın, Mondrian›la Didi-Huberman›ın görme anlayışları da aynı değildir.
Bu sebeple şimdiden küçük fakat önemli olan şu ayrım kaydedilebiliriz: Batılı isimleri İslam temelli nazarın nizamına delil olarak çağırmamak; onları birer muhatap olarak karşılamak! Böylece İbnü›l-Heysem›i Merleau-Ponty ile doğrulamaya, İbn Arabî›yi Didi-Huberman›la açıklamaya yahut nûru “aura” ile karşılamaya ihtiyaç kalmaz. Her kavram kendi ontolojisinde kalır; fakat bunların birbirlerine sordurdukları sorular görünür hâle gelir.
Belki bütün projenin iki büyük hareketi şimdiden şöyle ifade edilebilir: Nazarın nizamında “İslâm sanatını mümkün kılan görme nedir?” diye sorulurken, modern bakışla karşılaşma planında bu soru şöyle kurulabilir: Bugün o nazarla yeniden bakabilmek için hangi görme alışkanlıklarımızı tanımamız gerekir?
İki sorudaki sıralama belirleyicidir. Zira o zaman Batı’ya “kendimizi öğrenmek” için gitmiyoruz; kendimizi bilerek başkasının nasıl gördüğünü ve onun görmesinin bizim bugünkü bakışımıza ne yaptığını anlamaya gidiyoruz. Sözünü ettiğimiz komplekssiz ve serinkanlı tavrın, saf nazarî tavrın tam ifadesi ancak olabilir.
Nasipse bunu hat edinerek Piet Mondrian’ın görüşlerine biraz daha yakından bakalım.


