Konjonktür üzerinden başörtüsü okumaları

00:0024/02/2010, Çarşamba
G: 3/09/2019, Salı
Fatma Barbarosoğlu

Bu gün sizlerle bir okuyucu mektubunu paylaşmak istiyorum. Esasında biliyorsunuz bendeniz çok fazla bu sütunda okuyucu mektubu paylaşmıyorum. Fakat bu mektup iki aydır “Cumhuriyet''in Dindar Kadınları” vesilesiyle vermiş olduğum hemen bütün konferanslarda karşıma çıkan bir noktayı en iyi şekilde temsil ettiği için sizlerle paylaşmak istiyorum. Mektubun sahibi bir akademisyen. İsmi bende saklı.(Sonra kendisiyle bizzat tanışma imkânı bulduğum, tanıştığıma ayrıca memnun olduğum genç bir insan.)“Son

Bu gün sizlerle bir okuyucu mektubunu paylaşmak istiyorum. Esasında biliyorsunuz bendeniz çok fazla bu sütunda okuyucu mektubu paylaşmıyorum. Fakat bu mektup iki aydır “Cumhuriyet''in Dindar Kadınları” vesilesiyle vermiş olduğum hemen bütün konferanslarda karşıma çıkan bir noktayı en iyi şekilde temsil ettiği için sizlerle paylaşmak istiyorum. Mektubun sahibi bir akademisyen. İsmi bende saklı.(Sonra kendisiyle bizzat tanışma imkânı bulduğum, tanıştığıma ayrıca memnun olduğum genç bir insan.)

“Son kitabınızı (Cumhuriyet''in Dindar Kadınları) okuyorum. Kitabı bitirdiğimde belki bir mektup yazarım size. Bir süredir (İsmail Kara Hoca''nın Cumhuriyet Türkiyesi''nde İslâm''ı mesele ettiği son kitabını okuduktan sonra) zihnimi meşgul eden bir soru, yazdığınız satırları okurken beni daha da rahatsız etmeye başladı. Bunu sizinle paylaşmak için bu mektubu yazıyorum.

Efendim, Behiye Temelli faslında diyorsunuz ki, “...Bir düğüne gittiklerinde kendileri için ayrılan masaya oturulunca, salondaki başı kapalıların en yoğun olduğu masa (İsmet) Paşa''nın ailesinin masasıdır.” Hemen sonra Safiye İzerdem Hanım''ı anlattığınız bölümde de bu hanımefendinin evinde Kur''an öğrettiği için defalarca nezarethâneye götürüldüğünü ifade ediyorsunuz. Ailesinin büyük bir kısmı -”mütedeyyin” demeyelim ama- “başörtülü” olan biri, insanları Kur''an öğrettikleri için neden nezarethânelere tıkar, neden kitapları yakar, neden camilere kilit vurur? Zihnimi meşgul eden paradoks budur.

Bununla doğrudan ilgili olmayan ama aralarında bağlantı kurduğum bir soru da şu:

Osmanlı bakıyyesi zevâtın (evet, “mütedeyyin” zevâtın) evlâd u ahfâdı neden babalarının izinden sapmış birer talihsiz nesil olmuşlardır? Memleketin mânevi selâmeti için hayatlarını korkusuzca harcayan bu zevât ailelerini ihmâl mi etmiştir, yoksa bu bir “kader” midir?

Ve bilmiyorum Fatma Hanım, şu soru(n)un da konuyla bir alâkası var mı? İmam hatip liselerinde katsayı probleminin yaşandığı yakın geçmişte çocuklarını bu okullardan alıp düz liselere yahut kolejlere kaydedenler neden evvelâ ve büyük çoğunlukla memleketin dinî ve manevî dertleriyle uğraşan (“-mış gibi görünen” mi diyeydim, neyse, en azından bol bol bunun propagandasını yapan) “önder”ler oldu?

İyi çalışmalar dileklerimle.”

Başörtüsü yasaklarında konjonktürün önemli bir etkisinin olduğunu öteden beri seslendirdiğimi bu sütunun okuyucuları biliyor.

Genç akademisyenin anlamakta zorluk çektiği husus, ailesi dindar olan İsmet İnönü''nün ülkeyi yönettiği sıralarda insanların Kur''an öğrettiği için evlerine baskın yapılması.

Bunu anlayabilmek için lütfen şuradan bakalım. Ailesinin bütün fertlerinin başının örtülü olduğu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan''ın ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül''ün yönettiği Türkiye Cumhuriyeti''nde dindar kadınların hürriyeti kısıtlamalar altında. Öğrenciler okullarına gidemiyor, okul kapısına kadar başörtülü olup eşikte açanlar, okul birincisi olarak ödüllerini alamıyor, doktorlar başörtülü olduğu için olağanüstü başarılarına rağmen aman sen ortaya çıkma/görünme diyerek dindar/erkek meslektaşları tarafından engelleniyor. İmam-Hatip mezunları katsayı pençesi altında kıvrandırılıyor.

Bu iki örneği birbiriyle mukayese etmeye devam edelim konjonktür üzerinden.

İsmet İnönü döneminde baskı devlet eliyle geliyordu. Tayyip Erdoğan döneminde dindar kadınlar üzerindeki baskı hem devlet eliyle hem de bizzat bireyler üzerinden sürdürülüyor.

Başörtülü dindar kadınlar üzerindeki baskı…Aman üslup derken baltayı taşa vurmayalım.Başörtülü olmayan dindar kadınların da olduğunu hemen ifade edelim.Hatta bununla kalmayalım başörtülü olup da dindar olmayan kadınların da olduğunu söyledikten sonra analizimize devam edelim.Evet ne diyorduk,başörtülü dindar kadınlara uygulanan baskı sadece devlet eliyle icra edilmiyor. Laikçi erkekler ve kadınların yanı sıra; bizzat dindar erkekler tarafından “güzellik İdeolojisi”ne militan olmadıkları için de itina ile icra ediliyor baskı. Mankenlik ölçülerinde olmayan kadınların aldatılmayı hak ettikleri üzerinden.

Zina; “aldatmak” kelimesi üzerinden demokratik ve seküler bir hak olarak Müslüman erkeklere bahşediliyor.

Sütunun ebatları mektuptaki sadece bir soruyu cevaplamama imkân verdi.

Yaşınız el veriyorsa son yirmi yılın elvermiyorsa son on yılın ona da el vermiyorsa son beş yılın muhasebesini lütfen kendinizi merkezde tutarak yapınız.

Ne diyordu imam Gazali, “Göz herkesi görür kendini göremez.” Gözün kendini görebilmesi için “sır”rı dökülmemiş aynalara ihtiyacı var.