O zaten bir kişi: Hem dinci hem laikçi

00:004/05/2007, Cuma
G: 28/08/2019, Çarşamba
Fatma Barbarosoğlu

Bu köşenin daimi okuyucuları biliyor. Benim ayırımım siyasi değil, ahlaki. Kalbi olan herkes ile; siyasi, dini, felsefi görüşleri ne olursa olsun aynı hizada durabilirim. Hiç kimseyi kategorize edip yaftalamam. Hiç kimseyi cennetlik ve cehennemlik olarak ayırmam. Ayırdığım anda dinden çıkacağımı bilirim. Bu bilgiyi gündelik hayata uygulamamı sağlayacak olan zihnimde kayıtlı duran hikayelerdir. O hikayelerin kökeni ki ya bir ayete dayanır ya bir hadise. Necla Arat''ın, her tv programında tekrarladığı,

Bu köşenin daimi okuyucuları biliyor. Benim ayırımım siyasi değil, ahlaki. Kalbi olan herkes ile; siyasi, dini, felsefi görüşleri ne olursa olsun aynı hizada durabilirim. Hiç kimseyi kategorize edip yaftalamam. Hiç kimseyi cennetlik ve cehennemlik olarak ayırmam. Ayırdığım anda dinden çıkacağımı bilirim. Bu bilgiyi gündelik hayata uygulamamı sağlayacak olan zihnimde kayıtlı duran hikayelerdir. O hikayelerin kökeni ki ya bir ayete dayanır ya bir hadise. Necla Arat''ın, her tv programında tekrarladığı, beyinlerin küçücük yaşlarda "yıkandığı" hikayelerdir bunlar.

Dindar aileler çocuklarına hayvanları sevmeliyiz diye hayvan sevgisi aşılamaz mesela. Bunun yerine pek çok hikaye anlatılır. Mesela anlatılan hikayelerden biri şudur: Günahkar bir kimse, çok sıcak bir gün susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek ile karşılaşır. Derhal ayakkabısını çıkarır, ayakkabısıyla kuyudan su çekerek köpeğe içirir. O günahkar kişinin, bir canlıyı kurtardığı için cennete gireceği beyan edilmiştir. Kim tarafından? Efendimiz tarafından. Sünneti unutup sadece Kur''an''a dayanarak, ve üstelik hiçbir dini bilgisi ve görgüsü olmadan ayetlerden çıkarım yapanlar kendi ideolojilerini yüklemeye, kendi bakışları için delil toplamaya kalkarlar ayetlerden. Nitekim Necla Arat''da bunu pek sık olarak yapmıştır. Yani kendileri hem dinci hem laikçidir. Bir felsefe profesörü olduğu halde anlamak gibi bir derdi hiç olmamıştır. Oysa kibar ve güzel bir kadındır. Anlamak ona yakışırdı. Anlamak üzerinden çaba sarfetmesi beklenir kariyerine bakınca. Felsefe hocamız klişeler ile düşünmenin konforundan hiç vazgeçmek istememiştir. Ama ona bakıp Türkiye''de kadın üzerine çalışan bütün feministlerin aynı klişelerden hareket ettiğini düşünüp yargılayacak mıyız? Hayır. Mesela Aynur İlyasoğlu, Ayşe Durakbaşa, Serpil Çakır, Şirin Tekeli yazdığı makalelerden istifade ettiğim aynı zamanı ve mekanı paylaşmaktan mutluluk duyduğum isimlerdir. Keşke daha çok ortak mekanlarımız olsun isteyeceğimiz kişilerdir.

* * *

Çağlayan mitinginde mikrofon tutulan kadınlardan biri, "Türbanlılardan nefret ediyoruz" diyor. "Tıpkı onların bizden nefret ettiği gibi."

Yanılıyor oysa. Hiç tanımadığımız insanlardan dış görünüşüne bakarak nefret etmemizi engelleyecek ne çok hikaye kayıtlıdır bizim zihnimizde. Tasavvuf tarihi zalim iken alim olan, arif olan zatların hikayesiyle doludur.

Şimdilerde pek moda. Bilimsel olmanın ön koşulu olarak kabul edilen bir klişe cümlemiz var: "Türkiye yarıldı." Türkiye''nin yarılmasına biz başı örtülü kadınlar ve başı açık kadınlar asla izin vermeyeceğiz!!! Çünkü işini iyi yapan kadınlar olarak, biz birbirimizi, yaptığımız işte görerek seviyoruz.

Nuray Mert mesela… Kalbi olan herkesin yazdığı yazıları okumadan imzalayacağı bir isimdir. Ertuğrul Özkök Mert için AKP politikalarına yakınlığı ile biliniyor diyor. Hayır Nuray Mert AKP politikalarına yakın değildir. MEB''in özel okullar ile ilgili tasarısına ilk karşı çıkışı yapanlardandır. AKP iktidarının dış politika ve ekonomiye dair kararlarına muhalif olduğunu defaatle beyan etmiştir. Nedir Mert''i, Özkök''ün nazarında AKP''li gibi gösteren durum? Başörtülü kadınlarla, muhafazakar erkeklerle birebir ilişkisi. Ki bu iletişim, onu Türkiye''nin hakiki profilini gören bir yakınlığa ve yatkınlığa kavuşturmakta. Üstelik Mert nasıl bir dünya istediği konusunda kafası karışık bir entelektüel olmadığı için, Türk toplumunu birleşik kaplar sendromuna uğramadan analiz edecek bilimsel yetkinliğini korumayı başarmaktadır.

Perihan Mağden mesela… Köşe yazıları muhafazakar çevrelerde elden ele dolaştırılan bir yazar. Katıldığınız fikirleri vardır. Katılmadığınız fikirleri. Ama kendi içinde tutarlı bir kalemdir. Kalbi olan bir kalemdir.

Gülay Göktürk keza…"Saçlı" kadınların değil başı örtülülerin okuduğu yazardır.

Elif Şafak''tan Ayfer Tunç''a, Leyla İpekçi''ye kadar başörtülü kızların/kadınların severek okuduğu pekçok başı açık edebiyatçıyı sayabilirim.

"Saçlı" kadınlar da, en az başı örtülü kadınlar kadar okumak ve görmek konusunda hür olduklarında; Türkiye bu birleşik kaplar sendromundan kurtulacak.

Evet birleşik kaplar sendromu. Necla Arat ve Nur Serter''in şahsında işini bir türlü iyi yapamayan kadınlar, "eyvah onlar geliyor ve bize yer kalmayacak/gelirlerse başımızı örttürecekler" korkusunu bulaştırmaya çalıştıkça, birileri onları "öncü" diye sıfatlandırıyor. Öncü olduklarından değil. Büyük oyunu, kendi küçük hikayeleri ile görünmez kıldıklarından, ekranlar ve meydanlar emirlerine amade. Yani kendilerini "öncü" yapmaları başkalarını "öcü" ilan etmekten geçiyor.

Laikçi kadınlar kendi kimliklerini "Onlar" diye ötekileştirmeye çalıştıkları başörtülüler üzerinden kurmayı deniyor. Böylece dindarların bütün sembollerini seküler kalıplar içinde hayatlarına katmaya uğraşıyorlar. Bu bakımdan, Çağlayan ve Tandoğan''ı, miting cemaati olarak değerlendirmek gerekiyor. Bazı yazarlar Türkiye''nin modern yüzü olarak tasvir etse de, modern değil post-modern yüzüdür bu mitingler. Çünkü, seküler ile dini olanın, eklektik bir şekilde birbirinin içinden geçtiği yeni bir tablo sözkonusu.

Netice olarak, İbrahim Tenekeci''in "Hayır duası" adlı şiirindeki o eşsiz mısralar ile söyleyecek olursak "Gök herkesin iyi durur üstünde/Gök işte, boşluğu boşver deme/Kurt da kurtlanır onun altında/İlk üçe girenler de"

Birleşik kaplar sendromunu yenebiliriz velhasıl.