Hayatımız bir pingpong masasının başında geçiyor sanki. Nefes almaya vaktimiz yok, karşıdan sürekli servis atılıyor ve biz üzerimize gelen topları karşılamak zorundayız. Dikkatimiz biraz zayıflasa, gözümüzü toptan biraz ayırsak, sanki sadece maçı değil, hayat içindeki varlığımızı da kaybedeceğiz. Kan ter içinde sağa sola hamleler yaparak topu geldiği yere geri göndermeye çalışıyoruz. Görünüşe göre zaten bu maçı kazanma şansımız yok, bütün gayretimiz oyunu sürdürebilmek… Bunun böyle olduğunu biliyoruz; çünkü biz hiç öne geçemiyoruz. Dolayısıyla hiç de servis atamıyoruz. Biz topu kendi alanımızdan uzaklaştırmaya, belayı savuşturmaya, anı kurtarmaya çalışıyoruz sadece. Ama kaygıyla ağırlaşan bir soru gittikçe büyüyor içimizde: Bütün anlarımız, anı kurtarmak için mücadele etmekle geçiyorsa, biz neyi kurtarıyoruz? Kurtardığımız o anlar, bir sonraki topu savuşturmaya sarfedilecekse yine, ne işimize yarayacak? Biz bu oyunu neden sürdürüyoruz o halde? Madem bizim hiç kazanma şansımız yok; o halde birileri bu döngüden sürekli galip çıkıyor!
Kazananın da, kaybedenin de hiç değişmediği bir döngünün gerçek bir oyun, bir müsabaka, bir maç olduğu söylenebilir mi? İşin kuralına aykırı bu! Görüntüde böyle bir aksiyon yaşanıyorsa, bilmeliyiz ki bu sanal bir durumdur, gerçekliği yoktur. Yani aslında üstümüze doğru sürekli servisler atılıyor olduğuna dair zannımız ancak bir vehimden ibaret olabilir. Gözlerimi kapatsak, bütün o servisleri ilelebet kırmış olacağız. Geriye ne maç kalacak, ne bütün o inatçı toplar, ne de pingpong masası… Bizi belli bir istikamete saplanıp kalmaya zorlayan sanal cenderelerimizden de kurtulacağız o zaman. Hayatın içinde başka istikametler de olduğunu fark edebilecek ve kendimizi nasıl bir yere konumlandırmamız gerektiğini düşünmeye başlayabileceğiz o zaman.
İğnenin plağın üstünde takılıp kaldığı noktadan kurtulması gibi bir etkisi olacak bu boşalmanın. Şarkı kaldığı yerden tekrar başlayabilecek, melodi ahengini tekrar yakalayabilecek, meşk tekrar hayat bulabilecek.
Gözlerimizi açık tutmakla karanlıktan kurtulabileceğimizi düşünmeye inandırdılar bizi. Oysa bazen, gözlerini açık tutma ısrarıyla körleşiyor insan.
Etrafımızı saran karmaşayı görmek için yanıp tutuşuyoruz. Sanki görmeyi başaramadığımız en ufak bir şey sonumuzu getirecek. Iskaladığımız herhangi bir karambol bizi hayatın dışına itecek. Gözlerimiz kan çanağına da dönse açık tutuyoruz karmaşaya gözlerimizi. Sanki üzerimize doğru gelen o pingpong topunu ıskalamakla ne kaybedeceksek, bir an gözümüzü kırpmakla da aynı şeyi kaybedeceğiz. Yani oyunu!
Gözümüzü bu illüzyondan bir alabilsek bitecek bütün oyunlar oysa. Gözümüzü bir kapatsak, göreceğiz kendimizi. Karanlığın gözümüzü kapattığımızda ortaya çıkan o simsiyah boşluk olduğunu zannediyoruz. Ama o simsiyah boşluk bütün yalanların ışıklarını da söndürüyor aynı zamanda.
Orası kendimizi bulabileceğimiz bir yer…
Kapatalım gözlerimizi daha fazla gecikmeden.
Bütün oyunların ışığı sönsün ve hayat aydınlığını göstersin bize!
Başlıklar :

