Zenginlik çürütür mü? Refah, ahlâk ve toplumsal dayanıklılık üzerine

04:0018/01/2026, Pazar
G: 18/01/2026, Pazar
İhsan Aktaş

Zenginliğin insanı ve toplumu çürüttüğüne dair kanaat, tarih boyunca sıkça dile getirilmiştir. Refahın yükseldiği toplumlarda bir süre sonra gevşeme, konfor bağımlılığı ve ahlaki çözülme baş gösterdiği; bunun ardından daha asabi, daha hareketli ve daha dinamik toplumların sahneye çıktığına dair çok sayıda tarihsel örnek mevcuttur. İmparatorlukların yükseliş ve çöküş döngüleri genellikle bu çerçevede okunur. Richard Sennett, Ten ve Taş adlı eserinde Venedik’ten söz ederken dikkat çekici bir gözlemde

Zenginliğin insanı ve toplumu çürüttüğüne dair kanaat, tarih boyunca sıkça dile getirilmiştir. Refahın yükseldiği toplumlarda bir süre sonra gevşeme, konfor bağımlılığı ve ahlaki çözülme baş gösterdiği; bunun ardından daha asabi, daha hareketli ve daha dinamik toplumların sahneye çıktığına dair çok sayıda tarihsel örnek mevcuttur. İmparatorlukların yükseliş ve çöküş döngüleri genellikle bu çerçevede okunur.

Richard Sennett, Ten ve Taş adlı eserinde Venedik’ten söz ederken dikkat çekici bir gözlemde bulunur: Refahın olağanüstü arttığı dönemlerde şehir hayatı büyük bir serbestlik üretmiş, sokak kültürü, eğlence ve haz merkezli yaşam biçimleri yaygınlaşmıştır. Bu durum, ortaya çıkan zenginliğin sadece ekonomik değil, kültürel ve ahlaki sonuçlar da doğurduğunu gösterir.

Roma’da, Osmanlı’da ve diğer büyük medeniyetlerde de benzer şekilde ciddi servet birikimleri oluşmuştur. Ancak asıl mesele zenginliğin varlığı değil, bu zenginliğin nasıl yönetildiğidir. Zenginlik, doğru mekanizmalarla terbiye edilmediğinde çürümenin; doğru kurumlarla yönlendirildiğinde ise yüksek medeniyetin kaynağı olabilir.

Bugün Avrupa’ya bakıldığında, her ne kadar güvenlik kaygıları ve yeni güvenlik mimarileri gündemde olsa da içeriden güçlü bir siyasal ve kültürel sinerji üretilemediği görülmektedir. Avrupa’da uzun süredir karizmatik ve yön verici liderlerin çıkmaması tesadüf değildir. Bunun önemli sebeplerinden biri, özellikle yönetici elitlerin toplumsal sorumluluktan ziyade refahın keyfini sürmeye yönelmesidir.

Buna rağmen Avrupa, tarihsel olarak ciddi bir disiplin üretmeyi başarmıştır. Devletler emperyalist, saldırgan ve sömürücü politikalar izlemiş olsa bile, kendi toplumlarını belirli normlar içinde tutmayı başarmışlardır. Ancak bugün birçok Avrupa ülkesi, refah toplumunun uzun vadeli sonuçlarıyla yüzleşmekte ve içten içe bir çözülme yaşamaktadır.

Bağdat, İstanbul ve Endülüs Emevî tecrübeleri dikkate alındığında, bu üç merkezde ortak üç temel strateji göze çarpar:

Birincisi, zenginlikle birlikte yüksek kültür üretimi teşvik edilmiştir. İkincisi, bu kültürle paralel olarak son derece eğitimli ve nitelikli insan kaynağı yetiştirilmiştir. Üçüncüsü ise insanın nefsini terbiye etmeye yönelik tasavvuf ve ahlâk merkezli bir eğitim anlayışı devreye sokulmuştur.

Osmanlı özelinde buna dördüncü bir unsur daha eklenebilir: hareketlilik. İmparatorluk coğrafyasının genişliği nedeniyle elit tabaka sürekli yer değiştirmiş; bugün Yemen’de, yarın Balkanlar’da, sonra Şam’da görev almıştır. Bu dolaşım, hem yüksek kültürün farklı bölgelere yayılmasını sağlamış hem de konforun ve yerleşik sefahatin önüne geçmiştir.

Enderun’da yetişmiş bir paşanın İstanbul’un herhangi bir semtinde yaptırdığı konak, sadece bir ikametgâh değil, aynı zamanda saray kültürünün topluma yayıldığı bir merkez olmuştur. Benzer şekilde şehzadelerin görev yaptığı Manisa ve Amasya gibi şehirler de bu kültürel aktarım sayesinde dönüşmüştür.

Bugüne geldiğimizde ise tablo oldukça çarpıcıdır. Çok yakın bir dostum, Türkiye’nin ilk yüzündeki bir şirketin sahibi olan bir aileye danışmanlık yaparken şunu aktardı: Ailenin en büyük çocuğu neredeyse her akşam kokain kullanmaktadır; danışmanlık sürecinde varılan “başarı” ise bu kullanımın haftada bire düşürülmesidir.

Bu örnek münferit değildir. Büyük servet sahiplerinin çocukları arasında kapalı network’ler oluşmakta; serveti kendisi üretmeyen kuşaklar, çoğu zaman eğlence, parti ve haz eksenli bir hayata sürüklenmektedir.

Oysa bir milleti ayakta tutan şey, dayanışmadır. Ailede başlayan eğitim, okulda devam eden terbiye, dinî ve ahlâkî öğretim ve bireyin kendi ailesiyle sınırlı kalmayıp başkalarının çocuklarına da sorumluluk hissetmesi bu dayanışmanın temel unsurlarıdır.

Türkiye’de şehirlerin aşırı büyümesi, gökdelenler, siteler ve apartmanlaşma, insanî ilişkileri zayıflatmış; birebir temasın yerini anonim yaşam almıştır. Bu durum şehirlerde derin bir insanî krize yol açmaktadır.

Üniversitelerimiz ise büyük ölçüde kültür üretmekten uzaklaşmış; giyim-kuşam rekabeti, aşırı bireyselcilik ve kontrolsüz bir serbestlik üretir hâle gelmiştir.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan araştırmalar da dikkat çekicidir. Fetullahçı yapı öncesinde toplumun bir kesimi çocuklarının dinî eğitimini vakıflar, cemaatler ve dernekler aracılığıyla almasını talep ederken, darbe girişiminden sonra bu talep büyük ölçüde Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelmiştir. Ancak kanaatimce Diyanet, henüz bu büyük toplumsal yükü taşıyabilecek kurumsal hazırlığa sahip değildir.

Oysa olması gereken; ailede başlayan, Millî Eğitim sistemiyle devam eden, iş hayatı ve devlet kademelerinde sürdürülen norm üreten bir süreçler zinciridir. Bugün toplumun temel problemlerinden biri, bir kesimin “norm” olarak gördüğünü diğer bir kesimin “küfür” olarak algılamasıdır.

Toplum yapısı dağınıktır; siyasal tartışmaların ötesine geçen müşterek bir gündem üretilememektedir. Hâlbuki asıl mesele, bir toplumu ayakta tutacak değer mekanizmasının işlevsel biçimde yaşatılmasıdır.

Bugün büyük zenginlerin, ünlü iş insanlarının ve medya figürlerinin hayatlarına bakıldığında, farklı başlangıçlara rağmen çoğu zaman aynı noktaya varıldığı görülmektedir. Bu durum bize şunu hatırlatır: Zenginlik başlı başına bir felaket değildir; fakat norm, terbiye ve sorumlulukla kuşatılmadığında insanı da toplumu da yıpratır.

Oysa bireyin ve ailenin zenginliğinin kültür yatırım değer olarak topluma geri dönmesi gerekir ABD ve kayserimde insanlar büyük vakıflar kurarlar ve zenginliği millete döndürürler Kayseri’de ‘hayrın kadar konuş’ diye bir söylem varmış harika bir tutum.

#toplum
#hayat
#İhsan Aktaş