Modern insanın en büyük iddialarından, yanılgılarından biri, her şeyi kontrol edebileceğine, süreci yönetirse sonucu da garanti edebileceğine inanmasıdır.
Modern insan, akıl, bilgi, teknoloji ve iyi bir planlama ile hayatı kusursuz hâle getireceğini zannetti. Süreci de sonucu da kendinden bildi. Çocuklarını mükemmel yetiştireceğini, şehirleri, toplumları kusursuz inşa edeceğini vehmetti.
Kişisel gelişim adı altında sürekli “O yaptı, sen de yapabilirsin’’ illüzyonu pompalandı. Onun kişisel şartları, çevresel faktörü ve en önemlisi nasibi… yok sayıldı.
Sosyal medya mecralarına baktığınızda eksikliği, kusuru, belirsizliği hatta başarısızlığı hayatın tamamen dışına çıkarma iddiasını daha da net görüyoruz. Hemen her paylaşım mutlu, başarılı, en lezzetli yemeği yapan, en iyi tatile giden, hasılı her şeyin en iyisini bilen, yaşayan insanlar ile kuşatılmış…
Aslında modern insan, kocaman bir illüzyonun içine hapsetmiş kendini…
Oysa başarı kadar başarısızlık, sağlık kadar hastalık, mutluluk kadar mutsuzluk, keyif kadar can sıkıntısı da hayata dair…
ÇOCUKLARIMIZIN (HÂŞÂ) ALLAH’I DEĞİLİZ
Modern insan, en büyük yanılgıyı da çocuk yetiştirirken yaptı.
Çocukları için, kendince en iyi okulları, en iyi öğretmenleri seçti. Çocuğunun, gününü dakikalarına kadar planladı. Maddi, manevi tüm imkânlarını zorladı. Fedakârlık etti. “Ben çektim o çekmesin, ben görmedim o görsün” dedi. Kendince her şeyi baştan sona kontrol etti. Pedagojinin sınırlarını zorladı.
Her şeyi planladığında, kontrol ettiğinde sonucun mutlaka istediği, planladığı gibi olacağına inandırıldı.
Başarı tanımı bile değişti. Akademik başarıyı, kariyeri “insan olma’’ vasfının da üzerine koydu. Sınırlar konmadan, zorluklarla sınanmadan, alın teri akıtmadan büyümeyeceğini unuttu. “Çırak olmadan usta olunmayacağını’’ yok saydı.
Bütün bu planları kuran, sebep sonuç ilişkisini mutlak kutsayan insanoğlu bugün ise tam tersi sonuçlar ile mücadele ediyor.
Akademik olarak başarılı ama kaygı bozuklukları, iletişim sorunları yaşayan, hatta eve gelen misafire “hoş geldin’’ demeye çekinen çocukları…
Kimlik bunalımlarını… Yalnızlığı…
Bazen bir hastalık… Beklenmedik bir kaza… Yanlış bir arkadaş çevresi… Bir deprem… Bir ekonomik kriz… Ya da sebebini bile bilmediğimiz küçücük bir yol ayrımı… Tek başına yıllarca kurduğumuz bütün planların yönünü değiştirebiliyor.
Ve insanın unuttuğu hakikat ortaya çıkıyor.
Biz sonucun değil, sürecin sorumlusuyuz. Ve çocuklarımızın (haşa) Allah’ı değiliz.
VAZİFE AHLÂKI
Nurettin Topçu’nun “vazife ahlakı’’ anlayışı da aynı noktaya işaret eder. Ona göre vazife; insanın hür iradesiyle seçtiği, sorumluluğunu taşıdığı ve neticesi ne olursa olsun yerine getirmekle yükümlü olduğu eylemdir. Netice ise; insanın elinde olmayan ilahi takdire dayalı veya dış şartlara bağlı olan değişkenlerdir.
İnsan iradesinden, çabasından sorumludur; neticeden değil.
Modern psikoloji de benzer bir uyarıda bulunur. Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman, insan zihninin en büyük yanılgılarından birini “kontrol illüzyonu” olarak açıklar. İnsan, gerçekte etkileyemeyeceği birçok sonucu, becerinin abartılması, iyimserlik önyargısı, doğrulama yanılsaması ile kendi planlarıyla belirleyebileceğini zanneder. Aslında gerçek hayat ise bu yanılsamayı bozan sürprizlerle doludur.
Belki de modern çağın en büyük kibri tam da burada...
Çocuklarımızın geleceğini… Ailemizin mutluluğunu… Kariyerimizi…
Hatta hayatın tamamını tatil planlar gibi planlayabileceğimiz, yönetebileceğimiz yanılsaması… Oysa tatil planında bile ne çok sürpriz ile karşılaşırız…
İnsanoğlunun asıl imtihanı, istediği sonucu mutlak almakta değil, beklemediği sonuçları nasıl karşıladığı, nasıl yönettiğindedir.
İnsanın asıl başarısı, kriz çıkmaması değil, kriz anında ortaya koyduğu düşünce yapısı ve davranışlarıdır.
İslâm tasavvufu da asırlardır aynı hakikati farklı bir dille anlatır.
Tasavvufta rıza, pasif bir teslimiyet değildir. Önce ahlak ve hukuk çerçevesinde bütün tedbirleri almak, sebeplere sarılmak, görevini hakkıyla yerine getirmek; ardından sonucu Allah’ın takdirine bırakabilmektir.
İmam Gazâlî’nin ifade ettiği gibi tevekkül, çalışmayı terk etmek değil; çalıştıktan, gayret ettikten sonra kalbi, sonuç endişesinin esaretinden, kaygısından kurtarmaktır.
“Olmayan, aslında olması gerekendir.” Bu cümleyi ilk okuduğumda günlerce tesirinden kurtulamamıştım. Kısacık bir cümle, tüm sorulara cevap, tüm dertlere derman gibiydi.
İnsan için de huzurun tarifi budur aslında. Çünkü insan, sonucu kontrol etmeye çalıştıkça kaygısı artar. Kontrol illüzyonu hayatını esir alır. Oysa tevekkül kaygının panzehridir.
Diğer yandan insanoğlu (varsa) başarıyı sadece kendinden bilmeye ve sahiplenme başladıkça da kibri büyür, kocaman olur.
Planladığı sonuç gerçekleşmediğinde ise öfkelenir, isyan eder, kendini ya da başkalarını suçlar.
Yaratılış hakikatini hatırlayan insan bilir ki; kendisine düşen tohumu ekmektir. Yağmuru yağdırmak onun işi değildir.
İnsana düşen gayret etmek ve musibet geldiğinde sabrı, nimet geldiğinde şükrü, belirsizlik karşısında ise tevekkülü kuşanabilmektir.
Modern insan, kontrol illüzyonuna şifayı vazife ahlâkında bulacaktır.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.