Yakın tarihimizin en karanlık kalmış sayfalarından birisi olarak Mustafa Kemal ve Vahdettin ilişkisi aslında mantık dairesinden bakıldığında bile fazla belgeye ihtiyaç duymayacak şekilde aydınlatılabilecek durumdadır. Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin’den aldığı bir görev ve çok geniş yetkilerle Anadolu’ya çıkmış olduğu bugün artık çok daha iyi biliniyor ama aynı zamanda bu gerçeğin yıllarca üstünün büyük bir itinayla örtülmeye çalışıldığı da biliniyor.
Mustafa Kemal’in Padişahtan aldığı büyük yetkiler olmasa Anadolu içinde hiçbir hareket kabiliyeti olmayacağı gibi hiç kimsenin onu tanımayacağı ve kendisine itaat etmeyeceği çok açıktır
. Esasen onun Anadolu’da bu kadar kolay hareket etmesini sağlayan ve Anadolu’da kendisinden epey önceden başlamış bulunan Millî mücadele hareketinin kendisine tabi olması, tamamen padişah mührü ve onu o anda temsil ediyor olması sayesinde mümkün olmuştur.Millî Mücadele’nin bütün meşruiyet zemini Sultan’ın ve halifenin liderliğindeki vatanı kurtarmaktır.
Bu iş için örgütlenmiş Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri de Anadolu’daki bütün hareketler de Mustafa Kemal’in elinde taşıdığı yetkiyi kim taşısa ona itaat edecek durumdaydılar. O makam ve görev bir müfettişlik makamı ve görevi idiyse de yetkileri ülkedeki bütün savaşan güçleri uhdesinde toplamaya imkân veriyordu ve padişah tarafından gönderilmesi beklenen, padişahı temsil eden bir elçiydi Mustafa Kemal.Nitekim Erzurum’a geldiğinde İstanbul tarafından askerlikten ayrıldığına dair emir tebliğ edildiğinde içine düştüğü psikolojik durumu
Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam
isimli kitabında çok çarpıcı bir biçimde anlatır. O gece Rauf Orbay’a Mustafa Kemal’in söylediği sözler Millî Mücadele’de asıl başlatıcı gücünü nereden aldığını da çok net bir biçimde gösterir, kendisinin de bunun farkında olduğunu da.“Sivil olursak, her şey biter Rauf. Devlet, makam ve mesnedinin başka bir değeri vardır. Anadolu’da mücadele, bir askerî mücadele olacaktır. Bu mücadelede emir vermek için resmî salâhiyet ister”
(Mustafa Kemal, Aydemir, 1999: 100)O zamana kadar belki bazı savaşlardaki rolünden dolayı edindiği bir şöhret var idiyse de bu şöhreti ona tek başına ülkede bir
beklenen “kurtarıcı” rolü
yakıştırmaya yetiyor değildi. Onun bir dereceye kadar bir kurtarıcı gibi ortaya çıkması bile yine Padişah tarafından üstlenmiş olduğu görev dolayısıyla olmuştur.O ise kendisinden önce Anadolu’ya geçmiş olan yüksek rütbeli subaylardan farklı olarak, Padişah tarafından tasdik edilmiş geniş yetkiler almadan geçmemeyi tercih etmiştir. Anadolu’daki varlığını ve faaliyetlerini
“Üçüncü (Dokuzuncu) Ordu Umum Müfettişi ve Fahri Yaver-i Hazreti Şehriyari”
sıfatına dayandırdığı otoriteyle tesis edebilmiştir.Üstelik padişahtan aldığı bu otoriteyle görevi üstlendiği halde, mesela Erzurum Kongresi’nde gerek şahsına gerek bazı davranışlarına yönelik itirazlar dolayısıyla kabul görmekte epey zorlanmıştır.
Kazım Karabekir’in iki ay öncesinden hazırladığı ve kendisini takdim ettiği Erzurum Kongresi
’nde kendisine değişik nedenlerle itirazlar olmuştur. Ancak orada büyük bir ağırlığı, itibarı ve nüfuzu olan Kazım Karabekir’in yoğun çabaları sayesinde görevine uygun olarak kabul edilmiştir.Başlarda şahsı hakkında oluşan tereddütler bile onun İstanbul Hükümeti nezdinde bir yetkisinin bulunmadığına dair gelen haberlerden kaynaklanmıştır.
Nitekim Kongre hazırlıkları sebebiyle Erzurum’da bulunduğu esnada Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nezareti tarafından İstanbul’a çağırılmıştır. Bu dön çağrısını kabul etmediği için 8/9 Temmuz 1919 gecesi askerlikten ve ordudaki bütün görevlerinden azledilmiştir. Tabi resmi tarih işin bu kısmını böyle der. Ancak işin aslı birçok kaynakta o gece Mustafa Kemal’in İstanbul’la yaptığı telgraf yazışmalarının sonucunda başka bir plana geçilmiş olduğu çok net anlaşılmaktadır.
Bu telgraf yazışmalarının sonucunda Mustafa Kemal’in Vahdettin’in bilgisi dahilinde istifa ettiği çok açık görünüyor, çünkü İngiliz işgal komutanlığı İstanbul’a geri dönüşünün sağlanması için baskı yapmakta olduğu için “istifa edip, görevine devam etme” talimatı aldığı anlaşılıyor. Esasen bu Kâzım Karabekir’in koşulsuz desteğini vermeye devam etmesini de açıklayan bir durumdur (Bkz.
Mehmet Ali Beyhan, Tarihin Gerçek Yüzü-3, Sultan Vahdettin Hain mi Mağdur mu?
Beyan Yayınları, 2024: 104 vd.).Nitekim bu azil kararını Kongre üyeleri de duymuştur ve bundan dolayı ilk anda yetkilerinden, dolayısıyla gücünden ve liderliğinden soyutlanmış sıradan bir şahıs olarak gözden düşmüş olduğu için görevine devam edememe ihtimalini görmüştür. Aslında danışıklı olsa bile daha işin bu aşamasında bile
İstanbul nezdinde bir yetkisi olmayan Mustafa Kemal’in bir sonraki adımı atma şansı olmayacağını bizzat kendisi de görme imkânı bulmuştur.
Gerçekten de o gün herkesin malumudur ki
Mustafa Kemal’in gücünün tek kaynağı ne kendi karizması ne savaşlardaki çok söylenen başarıları veya şu veya bu özelliği değil, tamamen Padişah/Halifeden almış olduğu yetkidir
. Bu yetki olmasa Millî Mücadele’yi yürütmesini temin etmiş hiçbir imkana sahip olamayacaktır.O esnada Kazım Karabekir çok daha yetkili ve sözü herkes tarafından dinlendiği için bütün Kongre üyelerini yeniden tanımlanmış görevleri dolayısıyla ikna ederek
Mustafa Kemal’i tekrar sahneye sokacaktır
. Burada da gözden kaçan bir gerçek var ki, Kazım Karabekir’in ikna çabaları devreye girip Mustafa Kemal’i kongre üyelerine tanıtmış olmasa, Mustafa Kemal’in bir üye olarak girme şansının yok olduğu Kongreye bir de başkan seçilmesi mümkün olmazdı. Belli ki Kazım Karabekir’in de Kongre üyelerini ikna etmek için elinde güçlü bir bilgisi ve belgesi var
. O belge de, görevinden zahiren azledilmiş olsa bile Padişah tarafından yüklenmiş olan misyonunun ve yetkilerinin devam ettiği gerçeğidir.Nitekim Mustafa Kemal de “kongre başkanı sıfatıyla bütün çabasının ve amacının Osmanlı Devleti’ni kurtarmak olduğunu söylemiş
; Allah’tan, mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan kongre heyetini, mübarek vatanın sahibi, İslam Dini’nin kıyamet gününe kadar savunucusu olan şerefli milletimizi başarılı kılmasını; saltanat ve hilafet makamını korumasını dilemiştir. Kongre sonunda yaptığı konuşmasını şöyle bir dua ile bitirmiştir; “Bu felah-pira ictimamız hitampezir olurken/kurtuluşa vesile olacak toplantımız sona ererken, Cenâb-ı Vâhibü’l-âmal hazretlerinden avnü hidâyet/Allah’tan yardım ve hidayet ve Peygamber-i zîşânımızın rûh-ı pür-fütûhundan fevz ü şefaat/şanlı peygamberimizin ruhaniyetinden zafer ve şefaat niyaziyle vatan ve milletimize ve devlet-i ebed-müddetimize mes’ûd âkıbetler temenni ederim” (Beyhan, a.g.e, s. 118).Burada işleyen sürecin ve atmosferin tabiatını hayal edelim
. O günkü şartlarda bu özelliklerini zikrettiğimiz Mustafa Kemal’in Padişah izni ve yetkisi olmadığı taktirde Erzurum’da daha birinci dakikada gördüğü muameleyi her yerde göreceğini anlayabiliriz. Bu taktirde Anadolu’da herhangi bir faaliyet yürütmesi mümkün olabilir miydi?Bütün bunlardan elbette Mustafa Kemal’in hiçbir liderlik yeteneği veya karizması olmadığı anlamı asla çıkmaz
, ancak ne olursa olsun bu aşamada Padişah yetkisi, himayesi ve görevlendirmesi olmadığı taktirde ne onun ne de onun yerine kim olursa olsun bir adım ileri gitme şansının olmayacağı anlamı çıkar. Bu da işin tabiatına son derece uygun bir durumdur. Çünkü vatan ile Padişah ve Halife arasında çok güçlü bir özdeşlik vardır ve Halife halen vatanın, milletin bedenini temsil eden en güçlü şahsiyet ve meşruiyet kaynağıdır. Halife ile kavgalı, Halife’ye düşman veya ona rağmen hareket edecek birinin bu kadar geniş ve köklü bir harekete bırakınız liderlik yapmasını, o harekete karşı var olması bile mümkün değildir.(Geniş bir anlatım için bkz. Yasin Aktay, Tarihin Gerçek Yüzü-8, Cumhuriyetin İlk Yılları Demokrasi mi Diktatörlük mü?, Beyan Yayınları, 2025).

