Türkiye’nin seçilmiş hükümetini alaşağı ederek demokrasiyi askıya almaya çalışan 15 Temmuz darbe girişimi, ulusal güvenlik ve dış politika açısından büyük dönüşümlere neden olan bir siyasi miras bıraktı. Hain planın siyasi liderliğin ve halkın cesur direnişi sayesinde boşa çıkarılmasıyla birlikte, devlet kurumlarının, ittifak ilişkilerinin ve dış tehdit algısının yeniden tanımlandığı bir döneme girildi. Siyasi liderlik ve devlet kurumları bir yandan terör ve dış tehditlerle mücadele ederken bir yandan da paralel devlet yapılanmasıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Siyasetin ve devletin işleyişini içerden zaafa uğratan örgüt yapılanması, uzun zamandır Türkiye merkezli mi yoksa Türkiye’de şubesi olan küresel bir hareket mi olacağına karar verememişti. Kritik noktalarda milli irade ve çıkarları değil de kendi uluslararası çıkarlarını önceleyen bir örgüt haline gelen FETÖ, 15 darbe girişimiyle Türkiye’nin ulusal güvenlik ve askeri kapasitesini ele geçirerek uzun yıllardır devam eden yapılanmasını taçlandırmak istedi. Bu girişimi net biçimde mağlubiyete uğratan Erdoğan’ın siyasi liderliği ve halkın direnişi, Türkiye’nin ulusal güvenlik ve dış politikasının da daha bağımsız ve otonom bir çizgiye evrileceği mesajını veriyordu.
BİR DARBEDEN DAHA FAZLASI
15 Temmuz darbe girişimi sadece askeri bir kalkışma değil devletin güvenlik algısını yeniden tanımlamasına vesile olan bir olaydı. Devletin içinde uzun yıllar örgütlenmiş bir grubun devlet hiyerarşisi dışında bir emir komuta zinciri içerisinde faaliyet göstermesi, ulusal güvenlik zaafı olmanın ötesinde adeta kurumsal bir iç savaşı tetiklemişti. Güvenlik kurumlarını ele geçirme çabası en kritik kurumlara kadar uzanan ve uzun yıllara yayılan planlı bir operasyondu. Bu operasyonun gücü o seviyeye gelmişti ki ‘istersek Erdoğan’ı da alırız’ şeklindeki bir güç zehirlenmesine dönüşmüştü. Uzun yıllar kendilerini devlette de mensupları olan sivil bir örgütlenme olarak lanse eden bir grubun kendilerine karşı çıkan herkesi yok edebilecekleri hesabını yapmaları darbeye yeltenmelerinde en kritik etkenlerden biri oldu.
Darbe girişiminin artık ülkede darbe dönemlerinin geride kaldığından emin olan bir halka yaşattığı travma büyük oldu. Devlet kurumlarının kendinden şüphe eder hale gelmesi, kimin neyi temsil ettiğinin belli olmadığı bir dönemin yaşanması derin bir güvenlik krizi anlamına geliyordu. Darbe girişiminin ‘püskürtülmesi’ sonrasında devletin güvenlik anlayışının yeniden şekillendiği bir süreç başladı. Örgüt mensuplarının devletten atılması süreci hız kazanırken paralel devlet yapılanmasının ‘terör örgütü’ olarak tanımlanmasıyla tam bir tasfiye süreci başladı. İç düşmanla mücadele birçok açıdan dış düşmanla mücadeleden daha da zor bir süreç ortaya çıkardı. Türkiye artık iç tehditler, terörle mücadele ve dış tehditler konusunda çok daha entegre bir ulusal güvenlik anlayışına doğru evirildi. Darbe girişiminin hemen sonrasında gerçekleştirilen Suriye operasyonları bu kapsamlı güvenlik konseptine en somut örnekti.
AMERİKA’YLA GÜVEN KRİZİ VE STRATEJİK ÖZERKLİK
FETÖ liderinin uzun yıllardır Amerika’da yaşaması ve Türkiye’ye dönmeyi reddetmesi, darbe girişimi sonrasında çok daha farklı bir anlam kazandı. Türkiye’nin demokratik düzenini devirmeye çalışmış bir örgüt liderinin Amerika tarafından iade edilmemesi ve Washington’ın konunun bir hukuki süreç meselesi olduğu şeklindeki tavrı, Fethullah Gülen’in korunduğu ve kullanıldığı algısını güçlendirdi. Obama yönetiminin darbe girişiminin ilk anlarında net tavır alamaması ve ikircikli görünen açıklamaları, Türk-Amerikan ilişkilerinde derin bir güven krizi döneminin habercisiydi. Başkan Yardımcısı Biden Türkiye’ye ziyarette çok geciktiklerini kabullendi ancak bu söylem yeterli olmadı ve FETÖ’nün liderliğine Amerika’da soruşturma dahi açılmaması güvensizliği derinleştirdi. Ankara’nın beklediği siyasi dayanışmayı göstermeyen Washington’ın tavrı, Türk kamuoyunun Amerika’yı darbe girişimiyle doğrudan ilişkilendirmesinde önemli rol oynadı.
Türkiye’nin Batı kamuoyunda öne çıkan tavırdan net biçimde rahatsız olduğunu ve Amerika’yla yaşanan güven krizinin birçok Batı ülkesiyle ilişkilere de yansıdığını gördük. Batılı başkentlerin önce darbenin sonucunu görmek istediği algısı güçlenirken demokratik hükümete destek açıklamalarının geç ve isteksiz yapılması ve FETÖ’nün tasfiye sürecine ilişkin insan hakları kaygıları beyanları, Türk kamuoyunda Batı’nın darbe girişimine desteği olarak görüldü. ABD’nin Suriye’de YPG’yle ilişkisi de darbe girişimi sonrasında Washington’ın Türkiye’nin düşmanlarıyla iş birliği yaptığı algısını güçlendirdi. S400 ve Gülen meseleleriyle de birleşince ikili ilişkilerde uzun süren ve hala devam eden birçok kriz alanı oluştu. Darbe girişiminin yarattığı travma ve derin güven krizi, iki NATO müttefikinin ilişkilerini zehirleyen bir etki yarattı.
15 Temmuz sürecinin yarattığı ulusal güvenlik krizi ve dış politika dönüşümü, artık ‘kendi göbeğimizi kendimiz kesmeliyiz’ anlayışının daha da merkezi hale gelmesi sonucunu doğurdu. Sınır ötesi askeri operasyonlar Suriye, Irak, Libya, Katar ve Azerbaycan gibi farklı coğrafyalarda çok daha kendine güvenen bir Türk dış politikası ortaya çıkardı. Suriye sınırından Patriotların Amerika tarafından Türkiye’nin görüşü alınmadan çekilmesi ve hava savunma sistemi tedarikinde yaşanan zorluklar, savunma sanayiindeki yerlileşme sürecinde tam gaza basılmasına neden oldu. Batı güvenlik sistemindeki kritik önemi artarak devam eden Türkiye, Batı dışındaki ülkelerle de ilişkilerini geliştirerek çeşitlendirdi. Darbe girişimi sonrasında çok daha özgüvenle hareket eden bir Türkiye, uluslararası sistem içindeki stratejik özerkliğini genişletip sağlamlaştırdı.
Darbe girişiminin en önemli siyasi mirası elbette Türk halkının demokratik sistemine net biçimde sahip çıkması oldu. Ulusal güvenlik ve dış politikada da müttefiklik ruhunun zedelenmesine de bağlı olarak çok daha kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bir anlayışın güçlenmesine neden oldu. FETÖ’nün ülke içinde olduğu kadar uluslararası bir tehdit de olduğu tescillenirken, iç ve dış terör ayrımı ortadan kalkarak çok daha bütünleşmiş bir terörle mücadele anlayışı oluştu. Başkanlık sistemi ve güvenlik bürokrasisinin yeniden yapılanması gibi kritik yapısal dönüşümler gerçekleştirilirken, Türkiye’nin askeri ve savunma sanayii kapasitesi hızla güçlendirildi. Bütün bunların sonucu bir yandan Batı ittifakı içerisindeki kritik konumunu çok daha sağlamlaştıran bir yandan da uluslararası sistemin farklı aktörleriyle çok daha özgüvenli bir ilişki kurabilen dış politika anlayışının oluşmasıydı.

