Takıntıya varan bir şekilde hiç durmadan eşyalarını düzenleyenler, bir türlü istedikleri gibi düzene sokamadıkları hayatlarının seğirmesini mi yaşıyor?
Bazen kendini kederli bir şarkının nakaratında o şarkıyla birlikte tekrar edip duruyormuş gibi hissediyor insan!
Neşeli günler var, kederli günler var, bir de daha çok içinde hangi duyguları barındırdığının farkında olmadığımız günler var.
Değil her döneminde, her anında bile aynı kişi olmayan ‘insan’ için cüretkar genellemelerle dolu ne çok lüzumsuz cümle kuruyoruz!
“Çocukluk dikeydir. Yukarıya doğru büyürsün, boyun bahçedeki güllerinki kadardır, herkes sana her yıl ne kadar büyüdüğünü tekrar edip durur, baban seni havaya kaldırır, parmak uçlarında yükselirsin, her şey kıpır kıpır hayat ve hareket doludur, yatmak istemezsin, ancak zorla yatarsın. Yaşlılık yataydır. Azıcık dinlenelim, öğleden sonra uzanalım, kanepeye şöyle bir uzanacağım sadece, çünkü belim... Yaşlılık uzun süreli, belki de sonsuz bir yataylığa alışmaktır” diyor ‘Bahçıvan ve Ölüm’ kitabında Georgi Gospodinov.
Bazen her şeyi bir kenara bırakıp bir salıncakta sallanmayı, uzaklara dalıp gitmeyi, esintilerin ağaç yapraklarıyla birlikte söylediği şarkılara kulak vermeyi, kâğıdın üstüne bir şeyler karalamayı, içimizin patikalarında küçük bir yürüyüşe çıkmayı, bulutların gökyüzüne o güne özel boyadıkları tabloları izlemeyi seçerek bile dünyanın uzun, katı, buyurgan cümlelerinden birine hayat dolu bir virgül koyabilir insan.
“Ne düşünüyorsun?” dedi dalıp giden dostuna. Dostu gülümseyerek ona baktı ve şöyle cevapladı sorusunu: “Zihnime düşen ilk şeyi… Ve sonrakini… Ve sonrakini…”
Günlerin getirdiği şeyleri biriktirerek yaşadığımızı düşünüyoruz genellikle. Oysa günlerin götürdükleriyle eksilerek yaşamıyor muyuz daha çok?
Dino Buzzati’nin meşhur kitabı ‘Tatar Çölü’nden eksilmişliğe dair bir alıntı: “Belki de şu anda, annesi onun odasında bir ileri bir geri dolaşıyor o terk ettiği odada, bir çekmeceyi açıyor, bazı eski giysilerini, kitaplarını, yazı masasını yerleştiriyordu; tüm bunları birçok kez toplamıştı annesi, ama şimdi böyle yapmakla, oğlunun yaşayan varlığına kavuşur gibi oluyordu, sanki, her zamanki gibi, yemekten önce eve dönecekti...”
Sevdiklerimizin ne zaman daha çok farkında olabiliriz? Yanımızda olduklarında mı? Artık olmadıklarında mı?
Hayatın hep düz bir çizgide ilerlediğini düşünüyoruz, muhtemel ki böyle düşünmeyi kendimiz için biraz daha güvenli buluyoruz. Oysa o çizgi defalarca kırılıyor ve hayatımız farkedilmesi zor biçimde yön değiştirip duruyor.
İçinde dolaşırken dışında gittiği istikametinin tam tersine doğru yürüyen insanlar da var.
Hepimiz nereye doğru gideceğini, nereye varacağını, ne anlama geleceğini bilemeyen cümlelerin garip özneleriyiz.
“Görüşürüz” dedi veda eden. “Görüşür müyüz?” diye sordu geride kalan. Bir dalın ucundaki iki kuru yapraktılar bu sözler söylenmeden önce. Biri aşağılara doğru süzülürken, diğeri belli ki bir süre daha dalda kalacak, düşeceği günü bekleyecekti.
“Bir hayatın mı var sandın?” diye mırıldandı kendi kendine meczup, “Nefes aldın, bir hayat… Nefes verdin, bir hayat… Nefes aldın, bir hayat… Nefes verdin, bir hayat… Nefes aldın, bir hayat… Nefes verdin, bir hayat…”


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.