15 Temmuz 2016 gecesi sokaklarda tanklar ve asker kıyafeti giymiş hainler ile havada uçaklar ve helikopterler saldırılar gerçekleştirirken o gece öncesinde ve sonrasında ekonomik olarak da saldırılar devam etti. Sizlere çok iddialı bir görüş olarak görünebilir ancak kanlı darbe girişiminin bir ekonomik ayağı da vardı ve bu asla bir yan etki olarak okunmamalı. Zira sürecin soğuk kanlılıkla hazırlanmış bir tahribat planı olduğu geçtiğimiz 10 yıl içindeki pek çok gelişme ile daha net anlaşıldı.
Borsa İstanbul’un açılışı ile estirilen satış fırtınası, döviz kurunda yaratılmak istenen panik, CDS primlerinde kasıtlı bir şekilde tırmandırılan risk algısının tesadüf olmadığını sanırım artık herkes kabul etmiş durumda. Hatta kanlı darbe girişiminin hemen sonrasında kredi derecelendirme kuruluşlarının aceleyle not indirimine koşması da gösterdi ki bu saldırının planlayıcıları arasında bazı küresel finans oligarkları da vardı.
Tüm finans bürokrasisine sızan, BDDK’dan SPK’ya Hazine’den Merkez Bankası’na kadar hemen hemen her yerde kritik pozisyonlara söz sahibi olan ve hatta kamu ile özel sermayeli bankalarda görev almış olan hainlerin olduğu devam eden soruşturmalar ve KHK ihraçları ile de tescillenmiş oldu. Yapılan yargılamalarda elde edilen bilgi, belge ve deliller gösterdi ki Türkiye’ye yapılan saldırı sadece tanklardan ve uçaklardan olmamıştı. Ekonomik kararlarda atılmayan imzalar, verilmeyen onaylar ve kasıtlı yapılan gecikmelerle Türkiye’nin ekonomisine yönelik de görünmeyen saldırılar vardı.
Dış cephede de ölü taklidi yapanlar ve hatta gölgeden alkış tutanlar oldu. Kredi derecelendirme kuruluşlarının ve bazı yabancı yatırımcı çevrelerinin kanlı darbe girişimi gecesi ve sonrasında sergilediği tavır, Türkiye’ye kurulan ekonomik kumpasın yalnızca içeriden değil dışarıdan da beslendiğini gösterdi. Sermaye çıkışını körüklemek için yapılan spekülasyonlar, turizm gelirlerini engelleme girişimleri ve reel sektörü felç etmeye yönelik stratejiler darbeciler meydanlarda yenilse dahi ülkemize uzun vadeli bir fatura kesme planının ayrılmaz bir parçasıydı. Yaşananlar sadece bir iç ihanet değil aynı zamanda kökü dışarıda olanların da ortağı olduğu bir diz çöktürme girişimiydi.
Aradan geçen 10 yılda ortaya çıkan bilgi, belge ve deliller gösterdi ki Türkiye’ye yönelik ekonomik saldırıları hafife almanın hiçbir mazereti kalmamıştır. Ulusal güvenlik artık yalnızca sınırların havadan ve karadan korunmasında ibaret bir kavram değildir. Finansal sistemin kurumsal bağışıklığı güçlendirilmelidir. Daha düne kadar yapılan adli operasyonlar bir an bile rehavete kapılmamak gerektiğini göstermektedir. FETÖ’nün finans bürokrasisindeki örgütlenmesi bizler çok acı bir hayat dersi vermiştir. Kurşunla yapılamayanın para ile yapılabileceği gerçeği bu tehlike karşısındaki teyakkuz halinin bir an bile gevşetilememesi gerektiğine işaret etmektedir.
Bugün bile bazı çevrelerin o gece yaşananları halen “piyasa dalgalanması” şeklinde steril bir dille anlatmaya çalışması kabul edilebilir bir tutum değildir. 15 Temmuz’un aynı zamanda kasıtlı, planlı ve alçakça bir ekonomik suikast girişimi olduğu unutulmamalıdır. Bugün dahi taşıdığımız bu endişenin gelecekte olası bir tehdide dönüşmeyeceğinin bir garantisi yoktur. 15 Temmuz sadece kanlı bir darbe girişimi değil aynı zamanda ekonomiye de içeren hibrit bir işgal girişimidir. Bu gerçeği unutmadan yolumuza devam etmeli ekonomi güvenliğinin ulusal güvenliğin en önemli değişkeni olduğunu atacağımız her adımda aklımızda tutmalıyız. Aksi halde tankla ve uçakla başarılamayan işgalin ekonomik olarak gerçekleştirilme riskini ortadan kaldıramayız.

