Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz'da kurduğu büyük poetikanın temel ilkelerinden biri şudur: Varlık, kendi başına okunacak bir nesneler toplamı değildir; Allah'ın isimlerinin görünüşlerinden meydana gelen işaretler bütünüdür. Bu sebeple sûfî şair göğe baktığında yıldız; denize baktığında su; yüze baktığında ten görmez. Bütün bunlarda tecellî eden hakikati okumaya çalışır.
Bu nazari /poetik gelenek bizim günümüzde Sezai Karakoç şiiriyle devam eder. Onun “Leylâ ile Mecnun” mesnevisinde yer alan "Yıldız Falı" adlı şiiri bunun güzel örneklerden biridir.
Şiirin adı ilk bakışta şaşırtıcıdır: "Yıldız Falı." Mütedeyyin okuyucusu bu adın yapabileceği haram imasıyla ve modern astrolojik çağrışımlarla zihnindeki “Müslüman Şair” imgesini bağdaştıramayabilir. Fakat şiirin ilk mısraı bu peşin algıyı hemen bozar: “Düşen yükselen kayan kaybolan yeniden doğan…” Şair burada yıldızların hareketini anlatmıyor. Varlığın hareketini anlatıyor. Çünkü düşmek, yükselmek, kaybolmak, yeniden doğmak… yalnız gök cisimlerinin değil, insanın ruhunun da kaderidir. Dolayısıyla burada yıldız astronomik bir nesne olmaktan çıkmıştır. O, insanın metafizik serüveninin aynasıdır. Şebüsterî'nin diliyle söyleyecek olursak, görünen yıldız değildir; o cihan güneşinin aksıdır.
Şair devam eder: “Ölen dirilen o büyük maddeler ve gizemliliklerin açılımından /
Ruhunun yarasını dindiren merhemi dermanı aradı.”
Burada "büyük maddeler" artık elementler değildir. Bunlar varlığın büyük işaretleridir. Karakoç'un diliyle "gizem", Şebüsterî'nin diliyle "esrar", İbn Arabî'nin diliyle "âyet", Kur'an'ın diliyle ise "işaret"tir. İnsan, varlığı çözmek istemektedir. Fakat aslında aradığı bilgi değildir, o şifa aramaktadır.
Bunu ikinci mısra açıklar: “Ruhunun yarasını dindiren merhemi...” Demek ki bilgi, yarayı iyileştirmiyorsa, hakikat değildir. Bu nokta çok önemlidir. Çünkü burada modern bilgi anlayışıyla, irfan arasındaki ayrım kurulmaktadır.
Aranan iki isim ise çok dikkat çekicidir: “Kalbine sükûnet verecek Meryem'i, Lokman'ı aradı.
Neden Meryem? Çünkü Meryem, teslimiyetin rahmidir.
Neden Lokman? Çünkü Lokman, hikmetin dilidir.
Yani şair, kalbini teslim edecek bir rahim, aklını teslim edecek bir hikmet aramaktadır. Bu iki isim birlikte okununca, insan terbiyesinin iki ayağı ortaya çıkar: Kalbin teslimiyeti ile aklın hikmeti!
Fakat insan burada duramaz. Karşısına” ehram gibi bir duvar” çıkar. Karakoç'un seçtiği kelime çok dikkat çekicidir: Ehram, medeniyet demektir. Tarih demektir. İnsanlığın bütün hafızası demektir. Fakat aynı zamanda çözülemeyen sır demektir: “Alınyazısı duvarı sfenks yüzündeki esrar.”
İşte şiirin metafizik merkezi burasıdır. Karşıdaki duvar, kaderdir. İnsan, bütün ilmiyle, bütün araştırmalarıyla, bütün tecrübeleriyle orada durmaktadır. Şebüsterî'nin "Akıl o nuru göremez." dediği yer burasıdır. Bu noktada Karakoç aniden tasavvuf diline girer. “O zaman sildi bütün ruhundan zamanı ve mekânı / Düşünceyi kuşkuyu umudu olanı olmayanı.”
Bu satırlar bize doğrudan Cüneyd'i hatırlatıyor. Onun “fenâ” dediği şey tam da budur. Zaman, mekân; ben(lik) silinir. Hatta umut bile silinir. Çünkü umut bile hâlâ nefsin geleceğe uzanmasıdır. Şair burada iradenin son sınırına kadar gelmiştir. Sonra tek cümle gelir: “Teslim olmaktan başka çare yoktu kesin yazgıya.”
İşte şiirin bütün ağırlığı burada toplanmaktadır. Bu teslimiyet, çaresizlik değildir. İbn Arabî'nin diliyle rıza; Şebüsterî'nin diliyle vahdet; Şiblî'nin diliyle marifettir. Attâr'ın diliyle Simurg'a varıştır. Karakoç'un diliyle ise Leylâ'nın kemale erişmesidir ki bu esasta şiirin son mısraı muhteşemdir:
“Leylâ'yı bu makama erdirdi ilhamı andıran bu Hızırsı rüya.”
Şair "Hızır geldi" demiyor, "Hızırsı" diyor. Yani Hızır gibi; ilham, varid, işaret gibi… Karakoç böylece bizim nicedir burada zikrede geldiğimiz havâtır, fütuhat, levâih, şevâhid, ilham… gibi kavramları zikretmeksizin onları düşüncemize dahil ediverir.
Sonuç olarak Karakoç, “Yaldız Falı” adlı şiirinde bize göre şunu söylemektir:
İnsan, varlığı okuyarak hakikate ulaşamaz. Ancak hakikate ulaştığında varlığı doğru okumaya başlar. Bu sebeple şiirin adı "Yıldız Falı" olmakla birlikte şiirin sonunda yıldız ve fal kalmaz. Sadece kader kalır. Ve kaderin içinde “rıza” kalır.
İşte bu yüzden Karakaoç’un bu şiiri Şebüsterî'nin on üçüncü sorusuna verilmiş çağdaş bir cevap gibi de okunabilir. Şebüsterî'nin sûfîleri neden gözden, yüzden, zülüfden söz ediyorsa, Karakoç da neden yıldızdan, ehramdan, Sfenks'ten, Hızır'dan söz ettiğini aynı poetikanın içinden cevaplamaktadır. Çünkü bunların hiçbiri şiirin konusu değildir. Hepsi şiirin işaretleridir. Hakiki konu ise yine ve yine görünende görünmeyeni görmektir.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.