Fatma Karabıyık Barbarosoğlu yeni romanı Medyasenfoni'de, 'hız'la yaşayan ve akışa teslim olan bir toplumu resmediyor. Barbarosoğlu ortak psikolojik zamanın da "medya zamanı" olduğunu söylüyor.
Siz de medyada çıkan haberlere bakarak, olan biteni anlamak için epey çaba gösteriyorsunuz değil mi? Çeteler, gizli suç örgütleri, suikastler, komplo teorileri... İçinden çıkılması zor, girift ilişkiler ve ürkütücü boyutlara varan bir cepheleşme... Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, son romanı 'Medyasenfoni'yi işte tam da bu zamanın diline ve söylemine uygun olarak kurgulamış. Romanı okumak bir zamanı okumak aynı zamanda. Çünkü onun romanının gizli kahramanı zaman...
Hayır, yanılmıyorsunuz çok iyi özetlediniz. Bana sadece bu romanın gizli kahramanının esasında zaman olduğunu söylemek kaldı.
O kadar hızlı ve o kadar şaşırarak yaşıyoruz ki, olmakta olanın neden böyle olduğuna dair fikir geliştiremiyoruz. Bir kavram, bir duruş geliştiremeden suyun akışına teslim oluyoruz. Üstelik "akış" tarafından teslim alındığımızı bile fark edemiyoruz çoğu zaman. Çünkü ziyadesiyle unutarak yaşıyoruz. Medyasenfoni'de içinde bulunduğumuz zamanın duygusu var gizli kahraman olarak.
Roman medya merkezli ilişkileri ela aldığına göre kitabın zamanı da medya zamanı olarak yer almalıydı. Esasında hepimizin ortak psikolojik zamanı bir bakıma medyanın bize sunduğu "medya zamanı" üzerinden mayalanıyor.
Evet, medya zamanı üzerinde durmamız gerekiyor. "Bize ne oluyor ?" sorusunu hakikaten kalbi olarak soruyor ve buna cevap bulmak istiyorsak "medya zamanı"nı merkeze almamız gerekiyor. Haberlerden haberli olurken esasında ne hale geliyoruz? Farkındasınız muhakkak, ekranlar haberleri nesnel bir şekilde sunmayarak, hikâyeleştiriyor. Yani duygusal bir dil kullanıyorlar. Haber dilinin bu hale gelmesinin duyarsızlığı besleyici bir tarafının olduğunu düşünüyorum. Duyarsızlık idraki engelliyor ve unutmayı besliyor. Onun için hep beraber yaşadığımız bir dönemi olabildiğince günlük dil içinde kalarak romanlaştırmaya çalıştım.
Paranoya mı aydınlanma mı? Güzel soru. Hem paronaya hem aydınlanma diye cevap vereceğim. Post modern zamanları, geçmiş zamanlardan koparan en önemli özellik bu. Her şey bir arada... İbret çıkarmayı bilenler için aydınlanma. Kendini sadece olayların akışına bırakanlar için paranoya damarını güçlendirecek şeyler şu yaşadıklarımız. Kendisine sunulan bilgiye şüphe ile bakan, olaylar arasındaki bağlantıları kendisine sunulduğu haliyle aynen kabul etmeyenler için ışık her zaman olacaktır. Yani basiret sahiplerinin ışığı bitmez.
Zamanın hissedilebilmesi için böyle yaptım. Esasında zamanın yavaş aktığı dönemlerde romandaki zaman birkaç kuşağı birden kapsar. Yani kahramanın çocukluğunu gençliğini ve hatta torun sahibi olduğu yaşlılık dönemlerini bile okuyucu olarak biliriz. Zaman hızlandıkça yani modern zamanlara geldikçe romandaki zaman yavaşlar. An'ın genişliği başlar. Benliğin kıvrımları devreye girmeden modern roman yazılamayacağını düşünüyorum. Aynı romanın içinde hızı ve durağanlığı ard arda getirerek gündelik hayatın zaman anlayışına olabildiğince yaklaşmayı denedim.
Bütün dinler bize yavaşlığı öğütler. Fakat edebiyat "nasihat" ı kabul etmez. İnsanları yavaşlamaya davet edebilmek için hızın yoruculuğunu, insanı allak bullak edişini vermeyi denedim. Bir şeyi en iyi zıddıyla anlatabiliriz. Onun için Neşe benliğin kıvrımlarında olanca yavaşlığı ile adeta bir noktaya takılı kalmışken, dedektif ile dedektif, Ses ile Necati ve Neşe ile Zeynep'in diyalogları hızlı akıyor. Zaman zaman okuyucu kahramanın zamanına yetişmekte zorluk çekiyor hatta. Çünkü diyaloglarda okuyucuyu kendi zamanının dışına çıkarıp kahramanın zamanına uymaya zorladım. Bu dili kurarken zorlandım mı? Zorlanmaktan ziyade alışılmışın dışında bir dil kullanmanın edebi metin için avantajlarını ve dezavantajlarını sürekli zihnimde taşıdım.
Bir medya mensubu olarak çok iyi bilirsiniz ki medyada erkekler "kalemleri" üzerinden, kadınlar "kimlikleri" üzerinden "tercih" edilirler. Akıllı kadın itici bulunuyor. Dünya olanca hızıyla değişiyor ama mesela İlk Çağ filozoflarından başlayıp en çarpıcı ifadesini Peyami Safa'da bulduğumuz "akıllı kadınlar çirkin, güzel kadınlar aptaldır" hükmü devam ediyor. Akıllı kadın fazlasıyla tekinsiz geliyor. İktidar sahibi olanlar güçlerini fikir sahibi olmayan "uyumlu" kadınlarla paylaşmak istiyor. İster bir televizyon programı olsun isterse Dışişleri Bakanı. Aynı yaklaşım söz konusu.
Gündelik hayatın dilini edebiyata aktarmak istedim. Ansızın bir diyalog ansızın bir haber ile başlamıyor mu hayatımızdaki değişiklikler, kesintiler. Kimse bizi bir şeye hazırlamıyor. Her ne kadar haberler sık sık "az sonra" diyerek bizi bir habere hazırlıyor görünse de. Hatırlayınız bir akşam ekranımızda ağlayan bir kadın gördük. Bu kadının bütün hayatımızı, ilişkilerimizi değiştirmek üzere kurgulanmış bir kimlik oluşuna hazırlıklı mıydık? Fadime Şahin'den bahsediyorum. Olayı kurgulayanlar onu ansızın çıkarmadı mı karşımıza. Bizi bir duruma, bir hale hazırlayan iki şey var(dı). Din ve felsefe. Hayat sekülerleştikçe ikisine de yer kalmıyor. Ve hayattaki seküler damarlar arttıkça kurgunun hızı, karmaşıklığı ve aniden başlaması bir güç olarak kendini ortaya koyuyor.
Daha kolay olmadığı kesin. Tasvirde bir durağanlık vardır çünkü. Okuyucu tasviri anlamadım diye şikâyet etmez. Tasvir sevmeyenler atlama yoluna gider hatta. Fakat Medyasenfoni'nin diyalogları hızlı. Okuyucu bu hıza ayak uydurmakta zaman zaman zorlanabilir. Bu benim bile isteye hedeflediğim bir yapı. Medyasenfoni modern bir metin ve modern metinler okuyucuyu fazlasıyla özne kılmak ister. Yazar okuyucunun adeta yeniden yazacağı zekâsını sürekli uyanık tutacağı bir anlatım ortaya koymak ister. Bu modern metinlerin temel hedefidir. Yaşadığımız, üzerine konuştuğumuz zamana, metin üzerinden tanık ediyorum okuyucuyu. Romanın gizli sorusu bir bakıma bütün bu yaşadıklarımızı nasıl yaşadık sorusu.
Hayır diyaloga dayalı romanlar var. Ancak ben iki zıttı birleştirdim. Yavaşlık ve hız bir arda. Günlük hayat da böyle değil mi? İş zamanı çok hızlı. Ama mutsuzluk zamanı çok yavaş ve çok derin. Hepimizin ucundan kıyısından yaşadığımız bir "depresyon zamanı"mız var.
Bunun cevabı uzun. Ama en kısa olarak şöyle cevaplayabilirim: Türkiye'de giderek erkeklerin pek çoğu ve Kemalist kadınlar sadece "dindar ölü" kadınları takdir edip beğeniyor.(Ah benim ananem böyle miydi?)Ben başörtülünün ölü olanının severim anlayışı hakim. Nitekim romanın ateist kahramanı Neşe de Nazire'nin ancak ölümünden sonra, onun en iyi arkadaşı olduğunu anlıyor.






