Konu, İstanbul’daki iki köprünün “belirli süreli işletme hakkı devri” ve bu girişimin iletişimi…
Bilindiği üzere, ‘kamu diplomasisi’ dünyada ilk kez kavram olarak 1965 yılında gündeme gelmiş. Bizde ise 30 Ocak 2010’da kurumsal olarak, “Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü” ismiyle, Prof. Dr. İbrahim Kalın yönetiminde, Başbakanlık bünyesinde faaliyete geçmiş bir yapıydı.
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçilmesinin ardından 2018’de ‘Kamu Diplomasisi Dairesi Başkanlığı’ adıyla İletişim Başkanlığı’na bağlandı. 26 Şubat 2020’de bakanlıklar ile diğer kamu kurumlarının kamu diplomasisi faaliyetlerini tek bir çatı altında toplamak amacıyla Kamu Diplomasisi Koordinasyon Sistemi (KADİS) hayata geçirildi.
Kamu diplomasisinin hedefi; devletlerin siyasi kararlarının benimsenmesi için diğer ülkelerin halkları nezdinde (aslında ülke içinde hedef kitlelerde de) ihtiyaçlarını ve kültürlerini anlama; mesajları aktarma, hatalı algılamaları düzeltme, ortak amaçlar için uygun zeminleri tespit etme amacıyla ortaya konulan iş, ilişki ile iletişim yöntem ve uygulamalarını geliştirmektir.
Şimdi habere gelelim; 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri için tam mülkiyet satışı değil, “belirli süreli işletme hakkı devri (imtiyaz modeli)” planlanıyormuş. Siyasi boyutuyla ciddi bir infiale neden olabilir. İşte burada kamu diplomasisinin devreye girmesi şarttır.
Oysa bu tür “işletme hakkı devri” uygulamaları dünyada oldukça yaygındır…
Portekiz’in en büyük altyapı işletmecisi Brisa, ülkenin otoyol ağının %43’ünü elinde bulunduruyor ve birçok köprünün de uzun vadeli işletme hakkına sahip.
Fransa, Vinci Autoroutes, Eiffage gibi şirketler aracılığıyla otoyol ağının büyük bölümünü ve Millau Viyadüğü de dahil birçok köprüyü özel işletmecilere devretmiş durumda.
İtalya’da yaklaşık 6.000 kilometrelik ücretli otoyol ağının %70’inden fazlası, imtiyaz sözleşmeleriyle uzun yıllar özel şirketler tarafından işletilmiş.
İngiltere’de de Severn Köprüsü ve Dartford Geçidi gibi köprüler özel işletme modelleriyle yönetilmiş.
Çin’de de durum farklı değil; birçok otoyol köprüsü ve tüneli, yerel yönetimler tarafından özel şirketlere ‘belirli süreli işletme hakkı’ olarak devredilmiş durumda.
ABD özelinde ise Chicago Skyway (2005’te 99 yıllığına özelleştirildi) ve Indiana Toll Road gibi örnekler, köprü/otoyol işletme haklarının özel sermayeye (genelde yabancı yatırım fonlarına) devredildiği bilinen vakalar arasında.
Keza Yunanistan da birçok otoyol ve köprüyü, borç yapılandırması kapsamında yabancı yatırımcılara devretmiş.
Bu uygulamaların ortak noktası, genellikle mülkiyetin kamuda kalması, işletme ve gelir toplama hakkının belirli bir süreliğine özel şirketlere devredilmesidir. Yani, sadece özelleştirme şeklinde ele alınması yanlıştır.
Türkiye’de de başta Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu olmak üzere yetkililer, bunun “varlık satışı değil, süreli işletme hakkı devri” olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Nihai ihale süreci henüz tamamlanmamış.
Şimdi soru şu: Kamu Diplomasisi Daire Başkanlığı’nın konuya ilişkin kampanyası; halkı ve ilgili sosyal paydaşları bilgilendirme ve ikna süreci nerede?
Biraz daha ‘biz’ olsak…
Sosyal sorumluluk projelerinde ‘kesintisiz olarak sürdürülen ve vizyoner’ her proje son derece kıymetli. Sabancı Vakfı’nın yıllardır ‘ana sponsorluğunu’ üstlendiği, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren ve bu yıl Rönesans Sağlık Yatırım’ın da ‘öncü sponsor’ olarak destek verdiği Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası (TUGFO), tam olarak bu ilkeye örnek bir oluşum.
Her yıl, ülkenin dört bir yanındaki konservatuvarlardan seçilen 16-22 yaş arası 80 genci Şef Cem Mansur’un yönetiminde dünya müzikseverleriyle buluşturan TUGFO, 20’nci yılını “Müziğin Sihri” temalı 10 konserlik özel bir turneyle kutlamaya hazırlanıyor.
Ülkenin kültürel diplomasisine, gençliğine ve geleceğine yapılmış muazzam bir yatırım olarak tanımlanabilecek bu sponsorluğu alkışlıyoruz.
Ancak…
Orkestranın turne repertuvarına bakıldığında insanın yüreği burkuluyor. Bükreş’ten Almanya’ya uzanan Avrupa turnesinde repertuarda yer alan 11 bestecinin sadece iki tanesi Türk: Emre Şener ve Ulvi Cemal Erkin.
Yeterli midir?
Ülkemizin genç müzisyenlerinin, Avrupa’nın en önemli kültür platformlarında bu toprakların sesini, renklerini ve kendi çağdaş bestecilerinin birikimini daha güçlü, daha baskın bir seçkiyle temsil etmesini, ülke markasına destek vermelerini beklemek çok mu fazla?
TUGFO, gelecek yıllarda turne repertuvarlarında biraz daha “bizim” bestecilerimize yer vermeli... Çünkü bu orkestra sadece Batı’nın klasiklerini iyi çalan bir gençlik topluluğu olarak düşünülmemeli. Onlar, bu ülkenin sesini dünyaya duyurma amacıyla yola çıkan müzik elçileri değil mi?
Patronlar dümen başında
Çeşme Marina’da bu yıl 32. kez düzenlenen EAYK-TAYK Sahil Güvenlik Kupası Doğu Ege Yat Şampiyonası tamamlanmış. Bize göre bu yarış, sadece bir sportif mücadele değil; Türk iş dünyasından bazı isimlerin dümene geçip, takım ruhunu yaşatması açısından güzel bir örnek.
İş insanları, bizzat o yelkenin halatına asılmış, dümene geçip dalgalarla boğuşmuşlar. Gerçek «liderlik» ve «aidiyet» olarak tanımlanabilecek bir ruhla markasının ‘mana’sına bizzat katkıda bulunan bu iş insanları ve kurumlar, itibar yönetiminde örnek olarak nitelendirilebilirler.
Takımlarıyla birlikte yarışan; Atabay Kimya Yönetim Kurulu Üyesi Zeynep Atabay, Eker Süt Ürünleri Genel Müdürü ve TAYK Başkanı Ahmet Eker, Tezman Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Vedat Tezman, Dere Construction Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Bora Turan ile katılımcı firmalar Arkas Holding, Acadia, Gözalan Group, Tüpraş, Beymen Club ve Doğuş Grubu bu ülkenin girişimcilerinin spora bakışındaki derinliği özetliyor.
Yelken sporunu bir yaşam tarzı ve takım ruhu haline getirenlere selam olsun.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.