Yeniden yapılanmaya giden Ortadoğu’da iki çelişik dinamiğin, yer yer örtüştüğü; lâkin yer yer de farklılaşıp çatıştığı bir sahne meydana getirdiğini görebiliyoruz. Bunlardan ilki, ABD’nin küresel ; diğerinin ise iİsrâil’in mahalli hesaplarıyla alâkalı olduğu artık anlaşılıyor. Şimdi bunlara bir bakalım.
Mesele, en başta Almanya olmak üzere, Avrupa’nın ,Avrasya ve Rusya ile olan ekonomik münasebetlerini kesmekle alâkalı görünüyor. Ukrayna bu senaryonun kilit taşı olarak tezâhür etti. Atlantik dünyâsı bu savaşı kışkırttı ve teşkilatlandırdı. Hatırlayalım; daha savaşın ilk evrelerinde Rusya ile Almanya’yı birbirine bağlayan enerji hattı olan Kuzey Akım Boru Hattı şâibeli bir sabotaj ile devre dışı bırakıldı. Arzulanan, Avrupa’nın en büyük avantajı olan hesaplı Rus enerjisinden mahrum bırakılmasıydı. Bu sûretle, Avrupa ekonomileri başta ABD’li enerji devleri olmak üzere başka kaynakların arzına mahkûm bırakılacaktı. Elbette, bunlar Rusya’nın fiyatlarına göre daha pahalı olacaktı. Ama ne gam…Anti Rus bir hatta dizilen Avrupa siyâsî elitleri, göz göre göre kıt’larına ihânet ettiler. Kamuoyları ise buna esaslı bir tepki veremedi. Arkası geldi. Avrupa ekonomileri her sene biraz daha derinleşen ekonomik krizleri idrak etmeye başladı. Bu gidişle iflâh olacakları yok. Gidişâtın ağırlığına rağmen anti Rusya siyâsetler hız kesmiş görünmüyor. Tam aksine savaş çığırtkanlığı istikâmetinde azgınlaşıyor.
Avrupa’nın enerji ihtiyâcını ABD’nin tek başına karşılayamayacağı gün gibi ortada. Burada birinci derecede akla gelen ,Libya’dan başlayarak Levant kıyılarına doğru ,tekmil Doğu Akdeniz havzası oluyor. Ama bu kadarla da kalmıyor; daha kapsamlı bir enterkonnekte bir yapı öngörülüyor. Kazakistan ve Türkmenistan merkezde olmak üzere Türkistan ve Âzerbaycan’ın sıklet merkezini meydana getirdiği Hazar kaynaklarının sisteme dâhil edilmesi hedefleniyor. (Barrack’ın beyânatlarını hatırlayalım). Üçüncü boyutta ise , doğrudan Körfez kaynakları var. Hâsılı üç boyutlu bir tasarım bu. Doğu Akdeniz, Hazar - Türkistan ve nihâyet Körfez kaynakları , Atlantik dünyâsının mutlak kontrolünde birleşik bir yapıya kavuşturulmak isteniyor. Atlantik , Rusya’yı zaman içinde dize getirirse bu sisteme onu da dâhil etmeyi hesaplıyor. Neticede Atlantik dünyâsı, üç yaşlı kıt’a üzerinde tam bir hâkimiyet tesis etmiş olacak. Hedefin küresel bir mâhiyette olduğu hemen anlaşılıyor. . Eş anlı olarak Avrupa; başta Çin olmak üzere yükselen ve yükselmesi durdurulamayan Asya ekonomileri Atlantik hegemonyasının kontrolüne geçirilecek. Bu tasarımın , esasta gerileyen Atlantik hegemonyasının ayağa kaldırılmasını öngören revizyonist bir mâhiyete sâhip olduğu hemen anlaşılıyor. .
Ortadoğu’nun hallaç pamuğu gibi elden geçirilmesinin bu küresel plân ile alâkalı olduğunu düşünüyorum. Arap Baharı ve ardışık hâdiseleri Ortadoğu’nun Arap ekseninde bir mıntıka temizliği olarak değerlendirebiliriz.Ama iş bununla bitmiyordu. Üç devletle görülecek bir hesap daha vardı. Bunlar sırasıyla ,Türkiye, İran ve İsrâil idi. İran ve Türkiye ,farklı sâiklerle İsrâil ile çatışıyordu. İran apaçık olarak Rusya ve Çin’e yakın duruyor ve Atlantik menfaatlerine karşı bir mukâvemet gösteriyor; bununla da kalmayıp,Arap Baharının doğurduğu boşluklarda kendisine müzâhir yapılarla Ortadoğu’da kendisine zemin tesis ediyordu. İsrâil-İran gerilimi ,diyalektik olarak her ikisinin de varlık sebebini teşkil ediyordu. ABD’nin, İran’ın devreden çıkarılması için ağırlığını derin dostu İsrâil’den yana koyacağını ve neticede bir ABD-İran savaşının mukadder olduğunu eskiden beri ifâde ediyordum. 7 Ekim bunun fitilini yaktı ve mâlum savaş patladı.
Türkiye ise bu gerilimin tarafı olmadı. Ama, İsrâil’e karşı ve Filistin yanlısı kararlı duruşunu her dâim, en yüksek tonda dile getirdi. İsrâil-İran gerilimi satıhta tırmanırken, bundan daha mühim olarak İsrâil-Türkiye gerilimi derinden derine işlemekteydi. Türkiye, İsrâil’in güneyde,; İsrâil ise Türkiye’nin kuzeyde daha avantajlı olduğunu görüyordu. Netanyahu’nun o mâhut sekizgeni bunu anlatıyor.İsrâil’inki , Hindistan’dan başlayan Körfez’e kavuşan ve oradan İsrâil limanlarına bağlanan bir hattı. Türkiye buna mukâbil,târihi ve kültürel avantajlarını kullanarak Hazar’da kardeşi Azerbaycan ile münasebetlerini pekiştirdi. Bununla da kalmadı;Türk Devletleri Topluluğu üzerinden Türkistan’da bir derinlik yakaladı. Hindistan-İsrâil ittifâkına karşı dostu Pâkistan ile daha da yakınlaştı. İsrâil’in buna cevâbı ,Âzerbaycan ile geliştirdiği yakın münâsebetler oldu. Türkiye, bunun mukâbilinde Körfez’de Katar ile sıkı bağlar kuruyordu. Doğu Akdeniz’de Libya ile yaptığı deniz anlaşması üzerinden Mâvi Vatan açılımını yaptık. İsrâil ise bunun mukâbilinde GKRY ve Yunanistan ile anlaştı.
Sûriye, Irak , Suudî Arabistan ve Mısır, iki devlet arasında elyevm rekâbet sâhalarına işâret ediyor. Esad’dan sonra Sûriye ,Türkiye-İsrâil geriliminin en sıcak noktasını meydana getiriyor. İsrâil, BAE’ni Abraham anlaşmasına dâhil etti. Ama Suudî Arabistan geri durdu. Türkiye’nin son mühim atağı ,Mekke Anlaşması üzerinden Suudî Arabistan ile yakınlaşması oldu. Mısır ‘a hayli yatırım yaptık. Ama ,kabûl etmeliyiz ki Mısır hâlâ İsrâil ve Yunanistan hattına yakın duruyor.
En kritik yer ise Irak. ABD’nin doğurduğu boşluğu eğer Türkiye doldurursa çok büyük bir avantaj sağlayacaktır. Ama bunun hiç de kolay olmadığını rahatlıkla ifâde edebiliriz. Çünkü Irak, Sûriye’den püskürtülmüş olan İran’ın son kalesi. Burada İsrâil’in pusuya yattığını ve iki hasmı olan İran ve Türkiye’nin Irak’da birbirine girmesini iştahla beklediğini; hatta her nev’i provokasyona hazırlandığını düşünüyorum. Peşmerge destekli bir Türkiye-İran savaşını ABD’nin de arzu ettiğini kestirmek zor olmasa gerekir. Sûriye’deki mücâeleyi eninde sonunda Türkiye’nin kazanacağını düşünüyorum. Ama Irak için aynı şeyi ifâde edemiyorum. Irak çok tuzaklı. Tuzağın ismi Türk-Fars savaşıdır. Eğer kazâra bu tuzağa düşer isek eldeki bulgurdan olma ihitmâli çok yüksek olur. Yemen meselesini de aynı esasta değerlendiriyorum. Yeni küresel tasarımlarda Türkiye, Türkistan’dan Hazar’a; Libya’dan Somali’ye uzanan çok geniş bir sâhada rakibi İsrâil’den çok daha kuvvetli kozlara sâhiptir. İstemeseler de, sindiremeseler de Türkiye’siz olmuyor. ABD olsun, Çin olsun bunu er geç anlayacaktır. Atlantik çekirdeğinin çatladığı (ABD-Birleşik Krallık) , İsrâil’in kontrolden çıktığı ve ABD’ye zarar vermeye başladığı , Avrupa’nın geleceğinin karardığı bu evrede Türkiye’nin fırsatları artıyor. Bunları çok iyi değerlendirmeliyiz. Diğer taraftan . tuzaklar da yaman… Zaman sabır ve teenni zamanı.

