Çağdaş İslam düşüncesinin İslam klasikleriyle irtibatının yeniden kurulması, bütün dönemleri ilgilendiren ana sorunları keşif ve temellük etme kapısını aralaması bakımından son derece önemli bir aşamadır. Söz konusu keşif ve temellük çabasını gözden kaçırdığımızda İslam mirasına dair gerek resmi gerekse sivil kurumlarda artarak devam eden okuma, anlama ve yorumlama faaliyetlerini takdir etmekte güçlük çekeriz. Nitekim bu yazı dizisine böyle bir eleştiriden dolayı başlamıştık. Zira İslam mirasına dair okumalar ilk bakışta sadece tarih okumaları olarak görünüyor. Oysa ne müslüman toplumların sorunları sadece tarih metinleri okuma becerisi kazanmaktan ibarettir ne de İslam mirasıyla irtibat kurmayı amaçlayan kurumların işi sadece tarih araştırması yapmaktır.
Bu sebeple gerek ilahiyat fakültelerinde gerek başka fakülte ve kurumlarda İslam mirası üzerine çalışma yapan araştırmacılar bile zaman zaman yeni yönelişi eleştiriyorlar. Eleştiriler zaman zaman ağırlaşıyor. Genelde ilahiyatların özelde vakıf ve medrese benzeri kurumlarda faaliyet gösterenlerin sadece geçmişe takılıp kaldığı, müslüman toplumların yaşayan sorunlarıyla ilgilenmediği, geçmişte yaşayan düşünürlerin görüşlerini güncelleme başarısını gösteremediği söyleniyor. Hatta eleştiriler bazen daha da ağırlaşıyor ve hususen ilahiyat hocalarının akademisyenliğin korunaklı avlusuna sığınarak Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmekten kaçtıkları söyleniyor. Kimi zaman eleştiriler ahlâkî bir seviyeye taşınıyor ve akademisyenlerin geçmiş araştırmalarını tembelliklerine kalkan yaptığı söyleniyor.
Bu eleştirilerin büsbütün haksız olduğu söylenemezse de mevcut durumu anlama ve tahlile imkân vermediğini belirtmek gerekir. Zira içinde yaşadığımız dünyayı anlama ve yorumlama becerisi, bir bütün olarak yükseköğretimin hedefidir ve maalesef bizim eğitim sistemimiz böyle bir beceriyi kazandırma aşamasına henüz ulaşmadı. Bunda üniversite sisteminin kendisinden kaynaklanan bölünmüşlüklerin etkisi olduğu gibi farklı uzmanlıkların üretimini hepimiz için ulaşılabilir kılan bir ilmî muhitin bulunmamasının da ciddi etkisi var. Aynı durum İslam mirasına yönelik araştırmalar için de geçerli. Parça parça hatırı sayılır bir birikime ulaşılmış olmasına rağmen bu birikimi ortak pazara sunan ara yazarlar henüz yetişmedi. Bu sebeple mevcut durumu değerlendirirken hem şahsi gözlemlerden hareket etmenin çok yanıltıcı olduğunu hem de yapısal sorunların bulunduğunu dikkate almak gerekir.
Sadece şu tespiti yaparak bu yazı dizisine son vermek istiyorum: Bizim geçmişle ilgilenme biçimimiz yöntem, dil ve kavrayış seviyesi bakımından sorunlu olabilir ama diriltici bir keyfiyete sahip. Yani biz geçmişle daima günün bir parçası olarak ilgileniyoruz. Okuduğumuz kaynakların diliyle şekillenen dilimiz zaman zaman arkaik bir dil görüntüsü veriyor. Yine okuduğumuz kaynaklardan temellük ettiğimiz sorunlar, bizim elimizde zamanı aşan düşünceler olmaktan çok geçmişin karanlığında kalmış meseleler görüntüsü veriyor. Lakin her diriliş bir tohumun toprak altında çürüyüp dönüşmesiyle olur. Geçmişte yaşayan büyük düşünürlerimizin eşlik ettiği bir düşünce hayatımız oluşmaya başladı. Günün meselelerini eskinin terimleriyle adlandırmak sanıldığı gibi ölüsevicilik değildir, tam tersine düşüncenin sürekliliğini yansıtır, anlama, yorumlama ve yenileme kabiliyetini geliştirir. Nitekim Mâtürîdî, İbn Sînâ, Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, İbnü’l-Arabî gibi önde gelen düşünürlere dair okumalarımız bu kabiliyeti ifşa edebilecek noktaya geldi. Mevcut duruma yönelik değerlendirmelerimizi kelime israfına dönüştürmekten imtina etmeliyiz.

