İmamın Ordusu yazarı Ahmet Şık kitabında kumpas mı kurdu?(1)

00:0010/11/2014, Pazartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
Bülent Orakoğlu

28 Şubat sürecinde, darbeyi ve darbe belgesini, devletin hiyerarşik düzeni içinde hükümete ulaştırdığım için darbeciler tarafından tutuklanıp Mamak Askeri Cezaevine kapatıldıktan 56 gün sonra askeri mahkemede ilk duruşmada serbest bırakılmıştım. Aynı gün büyük bir tesadüf(!) eseri Susurluk sanıkları da serbest bırakılmıştı. Tahliye kararı ile ilgili olarak 13 Eylül 1997 tarihli gazetelere bir göz atarsak, ustaca yapılmış bir manipülasyon hemen dikkatimizi çeker. Beni ve Susurluk sanıklarını aynı

28 Şubat sürecinde, darbeyi ve darbe belgesini, devletin hiyerarşik düzeni içinde hükümete ulaştırdığım için darbeciler tarafından tutuklanıp Mamak Askeri Cezaevine kapatıldıktan 56 gün sonra askeri mahkemede ilk duruşmada serbest bırakılmıştım. Aynı gün büyük bir tesadüf(!) eseri Susurluk sanıkları da serbest bırakılmıştı. Tahliye kararı ile ilgili olarak 13 Eylül 1997 tarihli gazetelere bir göz atarsak, ustaca yapılmış bir manipülasyon hemen dikkatimizi çeker. Beni ve Susurluk sanıklarını aynı kefeye koyma çabası.

Özellikle de 28 Şubat medyasında şahsımı, Susurluk"a bulaştırma gayretleri attıkları manşetler ve yayınladıkları şemalar bana ve aile fertlerime karşı başlatılan günümüze kadar devam eden yargısız infazların ilki niteliğindeydi. Bir tarafta REFAH-YOL iktidarını antidemokratik bir şekilde yıkmak isteyen güç odaklarına karşı Emniyet İstihbarat Daire Başkanı olarak verdiğim demokratik mücadele, PVSK Ek 7 Maddesi doğrultusunda yaptığımız kanuni görev, diğer tarafta devlet içinde yapılanmış bir çete ile aynı kategoride, ironik bir şekilde değerlendirilmek, şahsıma karşı yapılan müthiş bir psikolojik harekata ve algı operasyonuna işaret ediyordu.

28 Şubat"ta Mamak Askeri Ceza Evi''ne kapatıldığım bir süreçte daire başkan yardımcılarımdan bir görevli, bir TV programına katılmak için gittiği kanalda, kuliste üst düzey askeri bir yetkili ile karşılaştığını, bu yetkilinin şahsımı hedef alarak "''Biz TSK olarak Bülent Orakoğlu"nu asla affetmeyeceğiz. Çünkü 28 Şubat"ta TSK"nın imajını çizdi" açıklaması oldukça enteresan ve aynı zamanda günümüzdeki komplo ve kumpasların bir habercisi niteliğindeydi.

28 Şubat darbecileri içinde yer alan üst düzey komutanın, TSK"nın hedef alındığı yönündeki beyanlarına asla itibar etmemiştim. Çünkü, emniyet içinde görev yaptığım uzun yıllar boyunca devletin hiyerarşik düzeninin korunmasına ve asker-polis ilişkilerine yönelik gösterdiğim önem ve hassasiyet gereği, deşifre ettiğim BÇG"nun ordu içinde, hiyerarşik düzeni bozarak darbe ile hükümeti düşürdüğüne yönelik önemli bilgilere sahiptim. Bu nedenle Emniyet İstihbarat Daire Başkanı olarak TSK"yı asla hedef almamış, tam aksine TSK"ya sızmış illegal bir cuntanın ortaya çıkarılması doğrultusunda tarihi bir görevi, İstihbarat Daire Başkanı sıfatıyla, Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak gerçekleştirmenin kıvancı içindeydim.

Bu süreçte, özellikle Ağar ekibi ile iltisaklı derin yapılardan gelen "''Orakoğlu ve ailesini devletten sileceğiz"'' "''Bundan sonra Orakoğlu soyadını taşıyan hiç kimse polis ve devlet içinde idareci konumuna gelemez"'' yönünde emniyet içinde ve çevresinde pompalanan dedikodu şeklinde ortaya atılan iddialar ne yazık ki günümüzde ete kemiğe bürünmüş bir şekilde art niyetli bazı kişilerce paralel yapı ile mücadele görüntüsü altında açık açık dillendirilebiliyor.

Özellikle AK-PARTİ"nin, kuruluşundan günümüze, devlet içinde çöreklenmiş derin yapılara ve darbecilere karşı verdiği demokrasi mücadelesinde ve paralel yapının 17-25 Aralık başarısız darbe girişimi sonrasında Türkiye"nin milli menfaatleri ve çıkarları doğrultusunda AK-PARTİ"ye verdiğim destek bu çevrelerce özellikle göz ardı edilerek sudan sebeplerle veya kişisel hesaplar nedeniyle yakın aile fertlerim hedef alınabiliyor.

Bu satırlarda, 28 Şubat sürecinde başlayıp günümüze kadar devam eden şahsıma ve aileme yönelik kumpas ve komploları tüm çarpıcı gerçekler ışığında dile getirmeye çalışacağım. Bu komplo veya kumpaslardan ilki Ahmet Şık tarafından kaleme alınan "''İmamın Ordusu" adlı kitabın 93-96 sayfalarında yer alan ancak şahsımla ilgili olarak, gerçeği yansıtmayan asparagas iddialar olarak göze çarpıyor. Gerçeğe aykırı kumpas veya komplo görüntüsü veren kitapta yazar Ahmet Şık "''Paralel Yapı"nın 60-70 li yıllarda başlayan emniyetteki (İDB) örgütlenmesi sonrasında"'' kamuoyunda ve devlet katında oluşturulmak istenen "''tehlikeli olmama"'' stratejisi doğrultusunda algı operasyonlarının başarı ile gerçekleştirildiği, bu strateji sonrasında Bülent Orakoğlu"nun başkanlık dönemi olan 1996 yılı ve kendisi de cemaat kumpası sonrasında görevden alınan Sabri Uzun"un 1998"de Emniyet İstihbarat Dairesinin hazırladığı iki ayrı belgede de hem polisin hem de devlet erkanının Gülen cemaatine bakış açısının değiştiğini iddia ediyordu.

Yazının devamında, Gülen hakkında bu tür olumlu raporların çıkmasında, emniyette yürütülen cemaat soruşturmalarından bir sonuç elde edilememesi, hem Gülen cemaatinin hem de başka tarikatçı kadroların teşkilatın kritik önemdeki birimlerinde örgütlenmesinin de payının büyük olduğu belirtilerek, adı İstihbarat Daire Başkanlığı olmasına karşın hem 1996 hem 1998''de yayımlanan kitapçıklarda gizlilik dereceli bilgi ve belgeler yerine daha çok açık kaynaklardan yararlanılmıştı.

Yazara göre devletin kendisine tehlike olarak gördüğü, aralarında Fethullahçıların da olduğu cemaat ve tarikatlar ile İslami akımların incelenip değerlendirildiği bu iki yayın hem hacim ve hem içerik yönünden yüzeysel, zayıf, çelişkili ve de aşırı yetersiz kaynaklardı. Ancak eksikliği bilinmesine rağmen bu kitapçık ve bülten emniyetteki Fethullahçı 94 örgütlenmeye ilişkin sonraki dönemlerde açılacak soruşturmalarda ilginç bir şekilde kaynak olarak kullanılacaktı. Cemaat, 1970"lerin ortasında sızıp 1980"lerde hız verdiği emniyet teşkilatlanmasındaki örgütlenmesinin meyvelerini 1990"larda toplamaya başlıyordu."''

Ahmet Şık kaleme aldığı "''İmamın Ordusu"'' isimli kitabında paralel yapı tarafından kendilerine kumpas kurulan, üst düzey emniyet yetkilileri Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya, Emin Arslan, Sabri Uzun ve Hanefi Avcı ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışırken, Bülent Orakoğlu"na gerçeklere ve hukuka aykırı kumpas veya komplo sayılabilecek ithamlarda bulunmasının nedeni nedir? İdeoloji mi, yanlış bilgilendirme mi, yönlendirme mi? Bu konuyu önümüzdeki haftaki yazımda detaylı olarak açıklayacağım.

Kumpasa uğramış bir emniyetçi ve yazar olarak bu sorulara bir cevap almak için Ahmet Şık"ın köşe yazarlığı yaptığı Cumhuriyet gazetesine telefon numaramı bıraktım. Kısa bir süre sonra Ahmet Şık aradı. Yarım saatlik görüşmemiz içerisinde bir kastının olmadığını, hata yaptığını kabul ederek birkaç kere özür diledi. (Haftaya devam edeceğiz.)