Meşhur tarihçimiz Ahmed Cevdet Paşa'nın kerimesi Fatma Âliye Hanım da babası gibi muharrir ve müverrihti. Tarihi mevzularda, kültürel konularda değerli eserler kaleme almak sûretiyle merhum pederinin yolundan gittiğini ispatlamış oldu. Merhumenin "Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı" adıyla kaleme aldığı eser, bu ünlü tarihçimizi ve yaşadığı dönemi bize tanıtan en sağlam kaynaklardan biri olması dolayısıyla büyük önem arz etmektedir.
Fatma Âliye Hanım'ın değerli eserlerinden biri de, İslam tarihini süsleyen Müslüman hanımlarla ilgili çalışmasıdır. Hz. Fâtıma'yı buna çarpıcı bir örnek olarak gösterebiliriz. Fatma Âliye Hanım, Fâtımatüz-Zehrâ'yı bize şöyle anlatıyor:
"Hazreti Fatma Peygamber Efendimizin en küçük ve en sevgili kızıdır. Fatma'ya (Zehra) adı kendisinde bulunan nurluluk ve güzellik dolayısıyla verilmiştir. Kendisi hâlâ bugüne kadar İslamların en büyük kadınlarındandır. Büyüklüğüne en büyük delil de Hz. Peygamber'in hayatında evinde bulunan kadınların hepsinden ziyade gerek Efendimiz tarafından, gerekse bütün İslam ümmeti tarafından takdir edilmesi idi. Cenâb-ı Peygamber onun hakkında, 'Fatma, Meryem'den sonra kadınların efendisidir' buyurmuşlardır. Ve 'Fatma, benden bir parçadır, onu gücendiren beni de gücendirmiş olur,' demişlerdir.
Hz. Fatma'ya herkesin saygı göstermesi yalnız babasının en sevgili kızı olmasından ve çok sevilmesinden dolayı değildi. Kendisinin ilmi ve fazlı, ulviliği ve kutsallığı, sabır ve tahammülü ve her türlü yüksek vasıfları ve kadın meziyetlerine sahip bulunmasıdır. Ki, babasına bile kendisini o derece sevdirmişti. Annesi, Peygamberimizin yirmi dört sene birlikte bulunup, üzerlerine asla diğer bir kadın almadıkları sevgili eşi Hz. Hatice Validemizdir. Hz. Fatma'nın hayatı o kadar dindarca, akıllıca ve faziletle dolu olarak geçmiştir ki, her davranışı şimdiye kadar olduğu gibi, kıyamete kadar da bütün İslam kadınlarına bir örnek olarak kalacaktır.
Hz. Fatma'nın pek çok defa kendi sofrasından yiyecekleri kaldırıp fakirlere verdiği görülmüştür. Akıllara hayret verecek derecede kanâatkârdı. Peygamberimiz eğer istese evladını bol yiyecek ve içecek içinde yaşatabilir idiyse de Hz. Fatma'nın kendisi gibi yaşamasından memnun olduğu için bunu bozmak istemezdi. Sevgili kızına en büyük lütfu, onun her türlü güzel hareketini tâ kıyamete kadar medhedilmesine imkân verecek şekilde sürdürmesi idi. İşte ne kadar altınlar, paralar harcanmış tükenmiş sahiplerine bir hayrı dokunmadığı halde Hz. Fatma'nın hayır işleri hâlâ dillerde dolaşmaktadır.
Pek çok itibarlı kimse, Hz. Fatma ile evlenmeye tâlip olmuşsa da, Peygamberimiz onu, amcasının oğlu ve kendi terbiyesiyle yetiştirdiği, dört halifenin en âlimi ve Kureyş kabilesinin en yiğidi olan Hz. Ali ile evlendirmiştir.
Hz. Fatma, annesi Hz. Hatice gibi; ömrünün sonuna kadar ortaksız olarak yaşamıştır.
Bir gün Hz. Fatma Peygamber Efendimizin yanına gelmiş. Resûl-ü Ekrem'in eşi Hz. Âişe buyurmuştur ki; Hz. Fatma'nın yürüyüşü tıpkı Hz. Peygamber'in yürüyüşü gibiydi. Peygamberimiz, 'Safa geldin kızım' diyerek yanına oturtmuş ve kulağına usulca bir şey söylemiştir. Hz. Fatma ağlamaya başlamış. Efendimiz bir şey daha söylemiş, bunun üzerine de gülmüş. Hz. Âişe, 'Bugünkü gibi, ferahın hüznü takip ettiğini hiç görmedim' diyerek, Peygamberimizin ne söylediğini sormuşsa da Hz. Fatma, 'Resûlullah'ın sırrıdır, kimseye ifşa etmem' demişti.
Hz. Âişe, Resûl-ü Ekrem'in vefatından sonra bunu tekrar Hz. Fatma'dan sorduğunda, 'İlk fısıltılarında Cebrail, Kur'an'ı öğretmek için bana senede bir defa gelirdi. Bu sene iki defa geldi. Öyle zannediyorum ki ecelim yakındır buyurdular. Ben de ağladım. İkinci defasında, ‘Yâ Fatma! Ev halkım içinde bana ilk önce ulaşacak olan sensin" buyurmalarıyla sevindim, güldüm' demiştir.
Hz. Fatma, Peygamberimizin vefatından o derece müteessir olmuştur ki, kendisine âdeta vecd gelmiştir. Babasının vefatına dair söylediği mersiyeler en mükemmel mersiyeler olduğu gibi içindeki kederi anlattığı için de pek hazindir. Bunlardan biri, 'Benim üzerime öyle belâlar döküldü ki, eğer onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, gece olurlardı' tarzındadır. Bir başka mersiye, 'Gerçi her şeyde sabır güzeldir fakat sana sabredilemiyor, zira bu sabır kötüdür. Kendimi tutamadığım için beni tekdir etme. Zira sabredeyim desem bile gözyaşlarım akmaya devam ediyor.'
Hz. Fatma'nın güldüğü görülmemiştir. Böylece dünyadan geçmiş, meyus ve mahzun kalmış olduğu halde bile hep kavmini ve kadın haklarını düşünmüştür. Bu da onun büyüklüğüne büyüklük katmıştır. Resûl-ü Ekrem'in hal ve hareketlerine Müslümanların uyması sünnet-i seniyye olduğu gibi, kadınların da Hz. Fatma'ya ittiba etmesi böyledir.
Hz. Fatma'nın dünyevi hiçbir hevesi ve arzusu yoktu. Böyle olmakla beraber, Hz. Ebû Bekir'e giderek -resmen babasının vârisi bulunduğundan dolayı- mirasını istedi. Hz. Ebû Bekir'in, 'Peygamberlerin mirası olmaz' demesi üzerine hemen geri döndü. Bu konuyla ilgili daha hiçbir istekte bulunmadı. Eğer, Hz. Fatma'nın maksadı miras olsaydı, hakkını almak için isteğini tekrarlardı. Lâkin maksadı o değildi. Bir kadının babasından kalan mirası istemeye hakkı olduğunu ve bu hakkını bizzat istemekle kadınların bu husustaki haklarını hatırlatmaktı.
Avrupa'yı bile uzun süre meşgul eden bu meselenin önemini o zaman Hz. Fatma'nın düşünmüş olması kendisinin büyüklüğünü gösterir. İslam'da kadınların hukûki bazı örf ve âdetleri kapalı kalmıştır. Hz. Fatma'nın bugüne kadar gelmiş olan davranışları bir kadının hakkını istemek ve malına sahip olmak hususunda bizzat vazife görmeye koşması, halife huzurunda isbât-ı vücud etmesini hatırlardan çıkmamıştır. Şimdilerde de bir Müslüman kadının hakkını almak için hâkim huzurunda bulunması ayıp sayılmıyorsa bu hal Hz. Fatma tarafından vâki olması yüzündendir.”
Not olarak belirtmek isterim ki, yukarıdaki satırlar Fatma Âliye Hanım'ın kaleminden çıkan orijinal metin olmayıp sadeleştirilmiş şeklidir ve üslûp güzelliğinden mahrumdur. Bu güzelliği elde etmek için Osmanlı Türkçesini bir güzel öğrenmek gerekiyor.
Hz. Fatma'yı ve İslam tarihinde isim yapmış daha bir takım hanımefendiyi konu alan önemli kitaplardan biri de "Muhadderât-ı İslam" adını taşımaktadır. “Büyük İslam Kadınları” diyebileceğimiz bu eserin yazarı Prenses Kadriye Hüseyin olup tamamı iki cilttir. Nefis bir Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmıştır. Kadriye Hanım, Hz. Fatma'yı anlattığı bölüme -meselâ- şu cümleyle başlamaktadır: "Hazreti Fâtıma validemiz mânâ-yı hakikisiyle muhadderat-ı İslam'ın en pâk, en sâf, en nermîn ve en hassas bir sîmâ-yı nûrânîsidir. Hatta ulviyeti, rûhunun revnâkı vech-i mübâreklerinde zâhir olduğu için 'Zehra' lâkabına da müstehak görüldü."
Bu eser yayımlandığı zaman büyük Türk âlimlerinin ve ediplerinin takdirine mazhar oldu. Meselâ Recâizâde Mahmud Ekrem Bey, kaleme aldığı takrizine, "İsmetlü Prenses Kadriye Hüseyin Hanımefendi hazretlerinin huzûr-ı pür-nûr-ı kemâlâtperverlerine arzımdır" diye başlıyor, "Binâenaleyh huzûr-ı seniyyenize teşekkürat ve tebrikât ve tâzimâtımı arz ile tasdîâtıma nihayet veriyorum; sultanım efendim hazretleri" cümlesiyle bitiriyor.
Kürsü vâizlerinden Alasonyalı Mehmed Cemal Öğüt tarafından yazılıp, "Peygamberimizin Sevgili Kızı Fatımâ-i Zehrâ" ismiyle yayımlanan eser ise, bu sahada yapılmış çalışmaların en önemlilerinden biridir. O kadar ki, devrin ulemasından Prof. Kâmil Miras, Ömer Nasuhi Bilmen, Zileli Bekir Hâki Yener gibi zatlar esere takriz yazmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu yazıyı Ömer Nasuhi Hoca'nın takriz makamında yazdığı şu şiirle bitirelim:
Bârekâllah ey müellif, bizleri şâd eyledin,
Hazreti Zehrâ'nın âsâr-ı güzînini cem edib;
Nurdan bir kasr-ı pür ezhâr bünyâd eyledin.
Türbe-i pâkinde Zehrây-ı nezâhet perverin,
Bir mübârek semâ-i tâzim îkâd eyledin.
Gülşen-i Hâs-ı Risâlet'ten çiçekler toplayıp,
Feyz-i hâmenle bütün uşşâka imdâd eyledin.
Hazreti Kuran'a uydun, sen meveddet gösterip,
Ehl-i Beyt'in vasfını bir hoşça inşâd eyledin.
Rûh-u pâk-i Hazreti Zehrâ'yı hoşnud eyleyip,
Son günün için bir şefâat kân-ı îdâd eyledin.
Şüphesiz tebrike şâyânsın Cemal-i pür-kemâl,
Himmet ve ikdâmına dünyâyı işhâd eyledin.
Bir eser yazdın ki, bizler görmedik emsâlini,
Kenz-i hikmetten leâli halka îrâd eyledin.
Lafzı da, mânâsı da pek muntazam, pek muhteşem,
Pür meâli bir eserle nâsı irşâd eyledin.
Pek becâdır hâmene eylerse gıpta kâinat,
Bu eserle nâmını eflâke is’âd eyledin.
Hâsılı pek çok yaşa sen ey Cemâl-i pür-hüner,
Şâkirin de kalbini feyzinle âbâd eyledin.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.