Türkiye, uzun yıllar boyunca uluslararası arenadaki jeopolitik ve iktisadi gücünü genç ve dinamik nüfus yapısı üzerine inşa etti. Ancak son yıllardaki rakamlar, bu tarihsel avantajın hızla aşındığını ve çok boyutlu bir yaşlanma sarmalına girdiğimizi ortaya koymakta. Nüfus yenilenme kapasitesinin kaybedilmesi, aile kurumunun kırılganlaşması, ekonomik baskılar ve bakım krizinin iç içe geçtiği bu süreç; Türkiye’yi doğrudan toplumsal ve iktisadi sürdürülebilirliği tehdit eden derin bir demografik dönüşümle karşı karşıya bırakıyor.
Türkiye’nin doğurganlık hızı 2001’deki 2,38 seviyesinden hızla düşerek 2025’te 1,42 ile Cumhuriyet tarihinin en dip noktasına ulaştı. Nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,10’un altında geçen dokuzuncu yılda, yıllık canlı doğum sayısı 2014’teki 1 milyon 351 binlik zirveden %34 daralarak 895 bine geriledi. 2017’de 57 olan yenilenme eşiği altındaki il sayısı 2025’te 76’ya çıkarken, ultra-düşük (1,50 altı) doğurganlığa sahip il sayısı 4’ten 59’a fırladı. Üç çocuk barajını koruyabilen tek ilin Şanlıurfa kalması ise bölgesel direncin bittiğini açıkça gösteriyor.
AİLE YAPISINDAKİ ÇÖZÜLME
Demografik geri çekilme, milletçe evlenip yuva kurma vizyonumuzun yeniden şekillenmesi ile doğrudan bağlantılı aslında. Kadınlarda 26,0, erkeklerde 28,5’e dayanan ilk evlenme yaşı ve 27,5’e tırmanan ilk doğum yaşı; biyolojik saatimizle düğün salonu takvimimiz arasındaki makasın iyice açıldığına işaret ediyor. O meşhur biyolojik verimli penceremiz artık hava almak için bile zor aralanıyor. Üstelik binbir zahmetle kurulan yuvalar da pek uzun ömürlü olmuyor. Yıllık 193 bini aşan boşanmanın yarısından fazlası ilk on yılda yaşanınca, zaten gecikmiş olan doğurganlık süreci bir de teknik arıza molası vermek zorunda kalıyor.
Ortalama hane halkı sayısı 3,08’e düşerken; anne, baba ve çocuktan oluşan o kutsal çekirdek aile oranı %37,5’e kadar erimiş. Buna karşılık her beş evden birinde (%20,5) tek tabanca yaşanıyor; yani Türk toplumu hızla akşama ne pişirsem derdinden tek kişilik pizza söyleyeyim rahatlığına terfi etmişe benziyor, adına rahatlık derseniz. Ayrıca yalnız yaşayan 1,8 milyonu aşkın yaşlımızın kahir ekseriyetini de kadınlar oluşturuyor.
Sizin anlayacağınız memleketçe; geç evlenip, erken boşanıp, tek başımıza dizi izleyerek yaşlandığımız, son durağı da teyzeler lokaline çıkan ilginç bir yalnızlık simülasyonuna doğru tam gaz ilerliyoruz.
BARINMA KISKACI ALTINDA
Türkiye’nin önündeki en önemli yapısal risk, gelişmiş ekonomilerin aksine gerekli sermaye birikimini ve refah düzeyini yakalayamadan yaşlanma tuzağına sürüklenmesi.
Vatandaşın bütçesinde konut ve kira harcamalarının payının %29,3’e, en alt gelir grubunda ise %38,7’ye fırlaması dar gelirlileri demografik açıdan adeta felç ediyor. Gelirinin üçte ikisinden fazlasını yalnızca barınma ve temel gıdaya ayıran geniş kitleler mekânsal hareketliliğini kaybedip mahallelerine hapsolurken; bütçesinin %41’ini barınmaya harcamak zorunda kalan yalnız yaşayan bireyler aile kuracak birikimi oluşturamıyor.MUTLULUK PARADOKSU
Türkiye’de vatandaşın %69’unun birincil mutluluk kaynağı olarak hâlâ aileyi göstermesi ve evlilerin bekarlara kıyasla “Biz gayet memnunuz” demesi oldukça ironik ama samimi bir sosyolojik gerçek. Yani
milletçe aile kurumuna sırt çevirmiş, çocuk fikrinden soğumuş falan değiliz; niyet tam, icraat kabul etsek de etmesek de ekonomik engelli.
Resmi istatistikler doğurganlığın yerlerde sürünmesini bir manevi yozlaşma ya da değer kaybının ötesinde bir bütçe ve kapasite krizi olarak gösteriyor. İnsanımız düğün dernek kurmak, pusetle parka inmek istiyor istemesine; fakat 2+1 ev kiraları, market fişleri ve bebek bezi borsası devreye girince o pembe panjurlu hayaller yerini “Acaba tek kişi kalsak daha mı kârlı?” hesaplarına bırakıyor.
BEBEK BEZİ Mİ, KEDİ MAMASI MI?
Bugün gelinen noktada aileyi ekonomik çaresizlikten ve bakım krizinden kurtarabilirsek belki geleceğimizi de kurtarırız. Çünkü mevcut tabloda en az üç çocuk tavsiyesi, genç çiftler için bir temenniden ziyade cesur bir finansal gerilim filmine dönüşmüş durumda.
Çocuk sayısına göre artan nakit destekleri ve orta direği erimekten kurtaracak paketler devreye girmeli; aksi halde yeni neslin tek yatırımı evdeki kedi maması olacak.
Özellikle doğum hızının 1,10 bandına çakılarak adeta demografik havlu atan İzmir, Ankara ve Eskişehir gibi büyükşehirlerde genç çiftlere sübvansiyonlu sosyal konut tahsis etmek artık bir acil tahliye planı gibi duruyor. Artık kira harcamalarının maaşı yuttuğu bir metropolde bebek odası planlamak, uzay mekiği tasarlamaktan daha maliyetli olabiliyor. Doğurganlık hızı 1,24’e gerileyen üniversite mezunu kadınlara sahada karşılığı olan esnek çalışma saatleri ve somut bakım destekleriyle donatılmış ikinci çocuk teşvik paketleri sunulmalı. Ayrıca çocuk yapmayı teşvik edip gündüz bakımını kaderine terk etme çelişkisine de son verilmeli. Diyanet ve ilgili kamu kurumlarının iş birliğiyle manevi rehberlik odaklı 0-6 yaş aralığı için erişilebilir, tam gün ve tamamen ücretsiz kreş ağı kurulmalıdır.Gerçeklerle yüzleşmekten kaçarak ve meseleyi tartışmanın önüne geçerek hiçbir sorunu çözemeyiz. Ne var ne yoksa açıkça konuşmak, sahici çözüm yolları aramak zorundayız. Sosyal medyada gönderi sildirmekle ne beşikler doluyor ne de doğurganlık hızı artıyor.
Bizde terbiye edemediği acıyı, tahliye etmeli insan.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.