İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur saldırısının askeri bir tesisin vurulmasının ötesinde bir anlamı var. Amerika’nın İran savaşının bir kez daha görünür ve acil hale getirdiği yeni bölgesel düzen ihtiyacı karşısında Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler somut adımlar atarken, kendi hareket özgürlüğünü mutlak biçimde korumak isteyen bir İsrail öne çıkıyor. Amerikan gücü bölgesel düzen üretme konusunda yetersiz kalmakla kalmayıp bizzat istikrarsızlığın kaynağı haline gelirken, Washington’ın bölgedeki ayrıcalıklı müttefiki İsrail bölgesel düzen kurma girişimlerine karşı harekete geçiyor. İsrail’in tercih ettiği sistemi, Tel Aviv’in tehditleri tek taraflı tanımlayabildiği, sınır ötesi güç kullanabildiği ve komşularının hangi silahlara sahip olabileceğine karar verebildiği hiyerarşik bir yapı olarak tanımlamak mümkün. Özellikle 7 Ekim saldırıları sonrasında oluşturduğu fiili durumu kalıcı hale getirmeye çalışan İsrail, kendi üstünlüğünün de bütün bölge ülkeleri tarafından kabullenilmesini istiyor. Dolayısıyla İsrail için önemli olan mesele istikrar getirecek bir bölgesel düzenin oluşması değil, İsrail üstünlüğünün tartışılmaz hale getirilmesi olarak öne çıkıyor.
AMERİKA’NIN DÜZEN KURMA KAPASİTESİNİN AŞINMASI
Amerika uzun yıllar Ortadoğu’yu ikili ittifaklar, askeri üsler, güvenlik garantileri, askeri müdahale ve savaşlar üzerinden şekillendirdi. Bölgede dönemsel olarak istikrarla kaos arasında gidip gelinmesine neden olan Amerika faktörü, bölgesel güçler açısından bir yandan vazgeçilmez bir güç bir yandan da güvenilmez bir aktör olarak öne çıkıyordu. Özellikle İsrail’le olan özel ilişkisinin zaman zaman Amerikan çıkarlarına dahi aykırı şekilde tezahür etmesi, bölge ülkelerinin İsrail’le ya dost-düşman ikilemine zorlanması sonucunu doğuruyordu. İsrail’in normal bir ülke olarak bölgeyle bütünleşmesi ve İsrail’le normal ilişki kurmak opsiyonları, Amerika’nın ‘özel’ ilişkisinin bir sonucu olarak gündeme gelemiyordu.
Amerika’nın bölgedeki kapasitesi giderek aşınıyor ve buna bağlı olarak da İsrail’in daha fazla agresifleştiğini görüyoruz. Amerika’nın askeri kapasitesinin ve varlığının devamı, bölgesel siyaseti yönlendirebildiği anlamına gelmiyor. Washington askeri gücünü siyasi otoriteye tahvil etmekte hem isteksiz hem de başarısız. Gazze’de kalıcı bir çözüm üretemeyen Amerika, çatışmanın Lübnan, Suriye, İran ve Körfez’e taşınarak bölgeselleşmesini engelleyemedi. Türkiye’yle iş birliği yaparak Suriye’nin istikrarına yatırım yapmaya çalışan Trump yönetimi, İsrail’in bu ülkenin askeri ve kurumsal kapasitesini sistematik biçimde hedef almasını engelleyemedi. Amerika, Ebu Zuhur saldırısında olduğu gibi, İsrail’in tek taraflı eylemlerinin sınırlarını belirleyemediği noktada bunların sonuçlarını yönetmeye çalışıyor.
MEKKE ANLAŞMASINA CEVAP MI?
Mekke anlaşmasında öngörülen ortak savunma ilkesinin nasıl tezahür edeceği, anlaşmanın operasyonel yükümlülükleri, komuta yapısı ve mekanizmaları netleşmiş değil. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa etme yolunda adım atmak istemeleri, bunun İsrail’e karşı olduğu anlamına gelmiyor ancak İsrail’in mutlak hareket özgürlüğü ve üstünlüğüne dayalı bir bölgesel mimariyle uyumlu olmayacağı da açık. Anlaşmanın ileride Mısır ve Suriye’yi de içine alma ihtimali karşısında İsrail’in tek taraflı hareket kabiliyetini sınırlayabilecek potansiyel bir siyasi ve güvenlik ağına şimdiden müdahale etme amacıyla hareket ettiğini savunmak abartı olmayacaktır. İsrail Amerikan liderliğinin giderek zayıfladığı bir ortamda elde ettiği adeta sınırsız eylem özgürlüğünün önündeki engelleri daha ortaya çıkmadan ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Bu iki farklı bölgesel vizyonun karşılaştığı ve çatıştığı yer Suriye olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin tercihi olan istikrarlı, bağımsız, toprak bütünlüğünü koruyan ve merkezi bir hükümete sahip Suriye, Tel Aviv’den bakıldığında İsrail’in mutlak hareket özgürlüğünü sınırlayabilecek bir potansiyel olarak görülüyor. Suriye’nin askeri altyapısını defalarca hedef alan İsrail, Şam’ın hangi birliklerini nereye konuşlandırabileceğini, hangi silahlara sahip olabileceğini ve hangi ülkelerle savunma ilişkisi kurabileceğini belirlemeye çalışıyor. İronik bir biçimde, Suriye’nin egemen bir devlet olarak kendi hava sahasını savunabilmesi İsrail’in o hava sahasını ihlal edebilmesini zorlaştırdığı için tehdit olarak görülüyor. Böylelikle İsrail’in güvenliğinin komşularının güvensizliği ve askeri zayıflığına bağlandığı bir denklem ortaya çıkıyor.
Ebu Zuhur saldırısıyla Mekke anlaşması arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi olduğunu savunmak zorlama bir yorum olabilir zira İsrail’in Suriye’ye saldırıları yeni değil. Ancak İsrail liderliğinin bu saldırının Ankara’yı caydırmak için olduğuna ilişkin açıklama ve imaları, Türkiye’nin Suriye ve diğer ülkeler için güvenlik partneri olma potansiyelini test etmeye matuf görünüyor. Netanyahu yönetiminin seçim takvimi baskısıyla harekete geçmesi, hem İsrail’in bölgeye kendi kırmızı çizgisini dayatma hem de Türkiye’yi sorumlu veya itidalli görülmeyecek bir adım atmaya zorlama çabası olarak okunabilir. Bölgede karşılıklı uyulan kurallara dayalı bir düzen istemeyen İsrail, kendi üstünlüğünü kabul ettirdiği hiyerarşik bir ilişki biçimini tercih ediyor.
7 Ekim saldırıları sonrasında Gazze savaşını etnik temizlik harekâtına dönüştürmekle kalmayıp savaşı bölgeye yayan İsrail, bu politikası sayesinde elde ettiği hareket özgürlüğünü devam ettirmek istiyor. Bunu sınırlama veya caydırma potansiyeli olacak herhangi bir oluşuma karşı askeri çatışmayı dahi göze alabileceğini göstermeye çalışan Netanyahu hükümeti, bölgesel düzen arayışlarının önüne set çekmeye çalışıyor. Suriye’nin gerçek anlamda egemen bir devlet olmasına izin vermeyeceğini ilan etmeye çalışan İsrail, Amerikan liderliğinin zayıfladığı bir dönemde istikrar ve barış arayışında olacak olan bölgesel güçleri de hedef alabileceği mesajını veriyor.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.